5.Haftanın Konusu (Sabır ve Şükür)
 

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
12 Şubat 2012, 09:10:33
78913 Mesaj 10712 Konu Gönderen: 1296 Üye
Son üye: selcen
Hayatname.com  |  Gündelik Hayat  |  Hayat Gündemi  |  Tartalım & Tartışalım  |  5.Haftanın Konusu (Sabır ve Şükür) 0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: [1]
Gönderen Konu: 5.Haftanın Konusu (Sabır ve Şükür)  (Okunma Sayısı 437 defa)
Tebessüm
TeBeSsüM
Admin Yardımcısı
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 7824



WWW
« : 05 Temmuz 2009, 21:07:15 »


5. Haftamızın Konusu: SABIR VE ŞÜKÜR

Konu ile ilgili paylaşımlarınızı bekliyoruz...
Logged

Tebessüm
TeBeSsüM
Admin Yardımcısı
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 7824



WWW
« Yanıtla #1 : 05 Temmuz 2009, 21:14:22 »


Ağrı, acı, tahammülü güç ve katlanması zor hâdise ve vak'alar karşısında dişini sıkıp dayanma ma'nâlarına gelen sabır; açık-kapalı " -Sabırla yardım isteyiniz.", " - Sabredin ve sabırda yarışın" ayetlerinde ifade edildiği gibi sabrın aynını emir.. yahut " - Onlara karşı acelecilik etme", " - Gerisin geriye dönüp kaçmayın." beyanlarında olduğu gibi onun zıddını yasaklama.. "- Sabredenler, hayatlarını sadakat çizgisinde sürdürenler" ifadelerinde geçtiği gibi bu vasıflarından dolayı senada bulunma.. ' - Allah sabredenleri sever" fermanında görüldüğü gibi Allah sevgisine mazhariyetlerini anlatma.. " - Allah sabredenlerle beraberdir" iltifatında müşahede edildiği gibi sabrı yaşayanları maiyet-i İlâhiye ile payelendirme..

"- Şayet sabredecek olursanız bu sabredenler için işinen hayırlısıdır" irşadkâr beyanından anlaşıldığı gibi sabırla mahz-ı hayra erilmesini beyan " - Elbette o sabredenlere mükafatlarını, yaptıkları işlerin en güzeline göre vereceğiz" uhrevî mücazatı nazara veren tesellibahş fermanıyla sabirin olanları müjdeleme..

" -Şayet sabr u sebat eder ve itaatsizlikten sakınırsanız, şunlar da şu dakikada üzerinize geliverirlerse..." yardım vaadeden beyanlarıyla sabredenlere İlâhî imdadı hatırlatma gibi, Allah tarafından, değişik yönleriyle sürekli nazara verilen çok önemli bir kalbî ameldir.. ve bir zaviyeden de, diyanetin yarısını şükrün teşkil etmesine karşılık diğer yarısının ünvanıdır.

Bu mülâhazayı pekiştiren Hz. Ruh-i Seyyidi'l-Enam'dân şeref-südur olmuş: -Mü'minin durumu şayan-ı takdirdir; niye olmasınki; onun her işi hayırdır ve bu da mü'minden başkası için müyesser değildir. O, neş'e ve sevinç ifade eden bir duruma mazhar olunca sabreder, bu onun için hayır olur; herhangi bir sıkıntıya maruz kaldığında da sabreder, bu da yine onun için hayır olur" sözü ne manidardır.

Sabır; sabredilen hususlar itibariyle aşağıdaki bölümlere ayrılır!

1- Allah'a kulluğun zorluklarına katlanma ma'nâsına ibadet u taate karşı sabır..

2- Günah yolunun nefse hoş gelmesine mukabil masiyet duygusuna karşı sabır..

3- Hakk'ın kaza ve kaderine rıza göstermeyi de ihtiva eden semavî ve arzî belalara karşı sabır..

4- Dünyanın cazibedar güzellikleri karşısında yol-yön değiştirmeden çizgiyi korumada sabır..

5- Zaman ve vakit isteyen işlerde, zamanın çıldırtıcılığına karşı sabır..

Bunlardan bazıları kulun iradesiyle alâkalı olsa da, bazılarında asla insanın dahli söz konusu değildir...

Sabır; kendi keyfiyeti ve tahakkuk itibariyle de altı kısım içinde mütâlaa edilmiştir:

1- Sabr lillah ki; Allah için sabretme ma'nâsına gelir ve sabır mertebelerinin ilkidir.

2- Sabr bilîah ki; sabrın Allah'tan bilinmesidir ve evvelki mertebeye göre bir kadem daha ileri sayılır.

3- Sabr alallah ki; "Her işte hikmeti vardır" deyip, Hakk'ın celâli ve cemâlî tecellileri karşısında aceleciliğe girmeme sabrıdır.

4- Sabr fillah ki: Allah yolunda kahr u lütfu bir bilme sabrıdır.. ve evvelkilere göre hem ağırlığı hem de derece farkı vardır.

5- Sabr maallah ki; maiyet ve kurbiyet-i İlâhiyeye dair hususiyetleri itibariyle bulunduğu makamın esrarına riayetle beraber Hakk'la beraber olabilme sabrıdır.

6- Sabr anillah ki; vuslata karşı dişini sıkıp dayanma azmidir ve hakikat aşıklarının sabrıdır.

Bunlardan başka bazıları, sabrı, başa gelen şeyler karşısında edebini bozmamak.. bazıları, iyi-kötü hâdiseleri tefrik etmemek.. bazıları, kendine rağmen yaşamak.. bazıları, kahr u lütfu, aynı ruh haletiyle karşılamak.. bazıları, kitap ve sünnetle gelen mesajları cennet davetiyesi gibi kabul etmek.. bazıları, Sevgili uğrunda can-canan herşeyi feda edebilmek şeklinde ifade etmişlerdir ki; hepsinin kendine göre bir mahmilinin bulunduğu söylenebilir.

Ayrıca sabredilecek herhangi bir mes'ele karşısında dişini sıkıp dayanana "sabır"; sabretmeyi tabiatiyle bütünleştirmiş olana "mustabir"; sabır mevzuunda tam bir vicdan rahatlığına ermiş bulunana "mutasabbir"; bu hususta hiç zorlanma hissetmeyene "sabûr"; herkesin sabrettiği şeylerden daha ağırlarını göğüsleyebilecek babayiğite de "sabbâr" denir.

Bu arada işarî tefsirciler de, sabrı, Kur'ân-ı Kerim'in bazı âyetleriyle irtibatlandırarak şu kabil yorumlarda' bulunmuşlardır: " âyetinde "" ile insan nefsinin taate karşı sabrı, " " kelimesiyle maruz kalınan şeyler karşısında dayanılması, " " sözüyle de Allah'a karşı aşk u iştiyakın devam ettirilmesi.. veya "" ile sabr filla," ile sabr billah, " " ile de sabr maallah.. yahut " " ifadesiyle nimetlere karşı duygu, düşünce istikameti, "" ile zorluk ve sıkıntılara katlanma azmi," " ile de herşeye rağmen Allah'la münasebetin devam ettirilmesi kastedilmiştir.

Erbab-ı Hakikatçe sabra bir diğer yaklaşım ise; iyi-kötü herşeyin Ce-nâb-ı Hakk'tan bilinip, aklın zahirî nazarında iyi olanlara şükürle, nahoş görünen şeylere karşı da rıza ile mukabelede bulunma şeklindedir. Ancak insanın, altından kalkamayacağı musibetler, zor eda edeceği mükellefiyetler ve çoklarının yuvarlanıp içine düştüğü günahlara girme endişesiyle halini Allah'a arzetmesi,o çok ağır sorumlulukları için O'ndan yardım istemesi ve günahlardan korkup O'nun sıyanetine sığınması da kafiyen şikayet değildir. Şikayet olması şöyle dursun, böyle bir tavır çok defa şahsın niyet ve düşüncesine göre tazarru, niyaz, tevekkül ve teslimiyet bile sayılabilir.

Hz. Eyyub'un: " - Rabbim gerçekten bana zarar dokundu; Sen merhamet edenlerin en merhametlisisin" şeklindeki sızlanışı.. ve Hz. Yakub'un: " - Ben bu dağınıklık ve tasamı sadece Allah'a açıyorum" mahiyetindeki iniltisi isti'taf buudlu böyle bir tazarru ve niyazdır. Zaten Cenâb-ı Hakk da Hz. Eyyub için: -Doğrusu biz onu sabırlı bulduk, O ne güzel kuldur! Zira O hep evvab ve yüzü Allah kapısındadır" diyerek onun tevekkül ve teslimiyet derinlikli sözlerini sabır içinde aynı şükür kabul etmiyor mu?

Başta büyük peygamberler olmak üzere, bütün enbiyâ, asfiyâ ve evliya sabrın her çeşidini temsilin yanında, Hakk'la sımsıkı irtibatlı oldukları halde, halkın içinde dişlerini sıkıp "sabr anillah" yaşamaları, onların en mümeyyiz vasıflarıdır ve erişilmezliklerinin emaresidir. Zaten İnsanlığın İftihar Tablosu ve peygamberlik semasının güneşi Efendiler Efendisi de : "... - Belanın en zorlusuna maruz peygamberlerdir; sonra da derecesine göre diğer makbul insanlar" buyurmuyor mu?

Sabır; hem zirve insanların hali hem de zirveleşme yolunda olanların güç kaynağıdır. Zirvelere ulaşmış kimseler, o makamın gereği olarak, sabrın her çeşidini hem de en iyi şekilde temsil ederek mazhariyetlerinin bedelini ödemeye çalışırlar; haklarında zirvelere ulaşma takdiri yapılmış kimseler de çeke çeke, katlana katlana, başkalarının bin türlü ibadetle ulaştıkları şahikalara sabır dinamizmiyle ulaşırlar. Bir hadîste: "Cenab-ı Hakk, kuluna, ameliyle ulaşması zor bir makam takdir buyurmuşsa ibadet u taatıyla o zirveye ulaşması imkansız görünen o kimseyi nefsi ve ailesi itibariyle müptela kılar.. sonrada o iptilaya karşılık ona sabır verir; derken, kulunu yükseltip o menzile erdirir" buyrulur.

Bu açıdan denebilir ki; bela, mükellefiyetin ağırlığı ve masiyetin baskısı, potansiyel birer rahmet olduğu gibi, bunlar karşısında gerekli tavrı almak da bu rahmetin özü sayılabilir. Bu özün özü ve esası da, ne bu ağır yükten ne de ona katlanma keyfiyetinden kimsenin haberdar olmamasıdır.. bu hususla alâkalı ne hoş söyler Fuzûlî :

Aşıkım dersin belâ-yı aşktan âh eyleme

Âh edip ağyarı âhından âgâh eyleme.!

Evet, insan yerinde ocaklar gibi yanmalı ama, gam izhar etmemelidir. Yerinde dağların altında kalıp ezilmeli ama, kimseye dert dökmemelidir.

Bu ölçüler içindeki bir sabır mülâhazasını Hz. Mevlâna, Mesnevi'sinde şöyle özetler:

Bir buğdayın, insana gıda ve kuvvet, onun dizlerine derman, gözlerine nur ve yaşamasına esas olabilmesi için, onun toprağın bağrına gömülmesi, toprakla mücadele ede ede filizlenip gelişmesi, sonra biçilip harmanda dövülmesi, samandan ayrılıp değirmende öğütülmesi, teknelerde yoğrulup hamur haline getirilmesi, fırınlara atılıp ateşte pişirilmesi, sonra dişlerle bir kere daha parçalanıp mideye gönderilmesi şart ve zaruridir.

Bunun gibi, insanın insanlığa yükselip bir işe yarar hale gelmesi için de, onun çeşitli imbiklerden geçirilerek defaatla elenmesi, elenip özünü bulması elzemdir. Yoksa, insanî kabiliyetlerle mücehhez olduğu halde hedefe ulaşamayıp yollarda kalabilir.



- Kul bela çekici olunca, öd ağacı da yanıcı olunca iyi olur. (Mecmuatü'l-Maarif) demişlerdir ki gayet latiftir.!

Her çeşidiyle sabır kullukta bir zirvedir. Bu zirvenin zirvesi de rızadır.. ve zannediyorum Allah katında rıza mertebesinden daha yüksek bir paye de yoktur."

Sızıntı dergisinden..
Logged

~ ѕєℓмα ~
Selma ÇAKAN
Yayın Editörü
Aktif Üye
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 6797



« Yanıtla #2 : 05 Temmuz 2009, 23:20:50 »

   Belâlara Sabrın Mükâfâtı
Bir hadis-i şerifi Umran ibn-i Husayn RA isimli bir sahabi rivayet etmiştir. Peygamber SAS Efendimiz bu hadis-i şerifinde bize bildiriyor ki:

     "Üç şey kul tarafından yapıldığı takdirde o kul dünyanın ve ahiretin her türlü mükâfatına nâil olur. Dünyada da ahirette de büyük mükâfatlara erer. Maddî, manevî çok büyük kazançlar sağlar." Bunlar nelerdir:

1. (Es-sabru alel-belâ') "Belâya sabretmek.

2. (Ver-rıdà bil-kadà') Allah'ın mukadderâtı olarak alnına yazmış olduğu yazıya, başına gelen olaylara rıza göstermek, isyan etmemek, Allah'a karşı gelmemek, itiraz etmemek.

3. (Ved-duài fir-rihà') İhtiyacı olmadığı, sıhhatli olduğu, keyfi yerinde olduğu genişlik zamanında da Allah'ı unutmayıp dua etmek.

     Bu üç şeyle insan dünyanın ve ahiretin büyük mükâfatlarına erer."

     Büyük mükâfat diye tercüme ettiğimiz kelime regàib'dir. Biliyorsunuz, Recebin ilk cuma gecesine de Regàib gecesi deniliyor. Regàib gecesi denmesinin sebebi, o gecede Allah kullarına çok mükâfatlar vereceği için, kullar çok büyük lütuflara erdiği için, o ismi melekler vermişler o geceye... Recebin o ilk cuma gecesi, yâni perşembeyi cumaya bağlayan gece... Bu gece Allah'ın çok mükâfat dağıttığı gecedir diye, meleklerin özleyerek bekledikleri gece. Regàib bu, büyük mükâfat, manevî mükâfat demek.

     Bu hadis-i şerifle Peygamber Efendimiz'in bize bildirdiği önemli, güzel, mükâfat kazanmaya sebep olacak şeylerden birincisi belâya sabretmek... Belâ Arapça'da özel, hakikî mânâsıyla, lügattaki mânâsıyla imtihan demektir. İbtilâ da derler. Aynı kökten gelir o kelime de. Belâ da derler. Yâni bizim anladığımız mânâda, insanın başına gelip çatmış tatsız olay demek değildir; imtihan demektir belâ... Meselâ: (Belâen-hasenâ) "İyi bir imtihanla imtihan olmak" diye de geçiyor rivayetlerde.

    Hayatta başımıza gelen olayları, aslında Allah bize nasib ediyor. Yâni kaderde varmış, İngiltere'ye gelmişiz. Kaderde varmış, şu dükkânları açmışız. Kaderde varmış, diyar-ı gurbette çalışacakmışız meğerse. Kaderde varmış da şu olacakmış, bu olacakmış... Yâni alnımızın yazısı, böyle oluyor. Bunlar birer hayatın cilvesi diyoruz.


   Bazen ihtiyaç ve fakirlik hâli olabiliyor; o da bir imtihan. Bazen hastalık oluyor, hastalık da bir imtihan. "Bakalım sabredecek mi, yoksa, 'Bana bu hastalığı niye verdin yâ Rabbi?' diye ağzını açıp, gözünü yumup ileri geri konuşacak mı?" Bu da bir imtihan...

   Hayatta karşılaştığınız sevindirici veya üzücü olaylar sizin imtihanınız. Size öyle geliyor. Allah sizin o olayın karşısındaki davranışınızı değerlendirecek. Ya sevap alacaksınız iyi karşılıkta bulunursanız; ya da feveran ederseniz, isyan ederseniz, ağzınızı bozarsanız, kafanızı bozarsanız, davranışınızı bozarsanız; o zaman da günaha gireceksiniz.

   Binaen aleyh biz mü'minler, kadere inanmış insanlar, Allah'a inanmış insanlar, ahirete inanmış insanlar, dünyanın bir imtihan yeri olduğunu bilen insanlar, her hareketimizin bizim sorumluluğumuza ait olduğunu, omuzlarımızdaki meleklerin iyilikleri, kötülükleri yazdığını bilen insanlar, nasıl davranmamız lâzım?.. Üzücü olayların karşısında da maneviyatımızı bozmadan, sağlam durmamız lâzım!.. getmeyen şeylerle karşılaşmışsak, Allah'la aramızı bozmamalıyız.

Öyleleri var ki, belki arabesk mûsikîde filân duyuyorsunuz. Ben bazen bindiğim minibüsten inmek istiyorum. Çünkü adam arabesk mûsikîyi açıyor sonuna kadar. Ondan sonra gûya orda şarkı var, musikî parçası var. Allah'a çatıyor:

"--Benim başıma bu belâyı niye verdin Allah'ım da, bilmem ne de, bilmem ne de..."

"--Yâ şimdi başımıza taş yağacak. Durdur şu minibüsü, ben ineyim aşağı... Ya bunu kapat, ya ineyim!" diyorum.

Bu kadar ipsiz, sapsız adamlar var, yanlış işler yapıyor.

Allah insanları imtihan ediyor. Kaybeden insandır. Sabrederse, sabrın mükâfatı olur. Şükrederse, şükrün mükâfatı olur. Şükretmezse, şükürsüzlüğün cezası olur. Sabretmezse, sabırsızlığın cezası olur. Kesin... Peygamberleri dahi böyle hayatlarından biliyoruz, başlarına zorlu imtihanlar gelmiştir. Peygamber Efendimiz'in hayatının hiç de comfortable bir hayat olmadığını biliyoruz. Ne kadar sıkıntılı bir hayat olduğunu hepimiz biliyoruz. Nuh AS'ın sıkıntılarını biliyoruz. Mûsâ AS'ın Firavun'dan ve kavminden çektiklerini biliyoruz. İbrâhim AS'ın Nemrut'tan ve kavminden neler çektiğini biliyoruz. Her peygamberi biliyoruz.
   İnsan böyle sabredilecek bir olayla karşılaştığı zaman diyecek ki:

(İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râci�n) "Biz Allah'ın kullarıyız. Allah'ın huzuruna döneceğiz. Allah'tandır." diyecek, sabredecek.

(İnnallàhe meas-sàbirîn.) "Hiç şüphe yok ki, Allah sabredenlerle beraberdir." Yâni sevdiği için yanındadır, onların cephesindedir, onları tutar demek.

(İnnemâ yüveffes-sàbirûne ecrahüm bigayri hisâb) "Herkese mükâfatları sayıyla ölçüyle verilirken, sabredenlere mükâfatları ölçüye sığmayacak kadar, tarif edilmeyecek kadar çok verilir."

İslâm'da bir müslümanın çok sevap kazanması yollarının, geniş imkânlarının bir tanesi sabırdır. Sabır tarafında insanın sevap haznesine güldür güldür billur gibi sevap gelir. Sabredecek. Çünkü hayat karmaşık, karışık bir olaydır. Bu karışık olayların bazısı tatlıdır, bazısı tatsızdır. Ne yapalım?.. Tatlılarını ayırıp da tatsızlarını itemeyiz. Hepsi beraber gelir. Allah bize tatlı şeyler verirken onunla dost olup da, acı şeylerle karşılaştırdığı zaman ona isyan etmek, kulluğa yakışmaz. Onun için sabırlı olacak.

    İMANIN VE İSLÂM'IN
   KORUNMASI-2         Prof. Dr. Mahmud Es'ad COŞAN
Logged

~ ѕєℓмα ~
Selma ÇAKAN
Yayın Editörü
Aktif Üye
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 6797



« Yanıtla #3 : 05 Temmuz 2009, 23:42:17 »

        SABIR

       Abidlerin ibâdetleri, zâhidlerin zühdleri, saimlerin oruçları, hacıların esnâ-yı hacda karşılaştıkları müşkülleri yenmek için, nefsini feryâd ü figandan habsedip, günah ve kötülükleri de işlememek üzere nefislerine hakim olmaları hep sabırla mümkündür. Çünkü, sabrı olmayan veya pek az olan kimseler, teşebbüslerinde muvaffak olamazlar. Muvaffakıyyetlerin birinci sırrı sabır olup, istikametten ayrılmamaktır. Cenâb-ı Hak Kur'an-ı Azîmüşşan'da sabredenleri pek güzel övmüştür.

"Sabrın imandaki yeri, başın cesetteki yeri gibidir. Sahibini cennete idhal eder. Sevabı da köle azadından efdaldır." buyrulmuştur.

        Sabır; gam, gussa ve kederlerden kurtulmayı Allah'tan beklemektir. Bu da amellerin efdali ve a'lâsıdır. Her şeyin bir cevheri vardır, insanın cevheri de akıldır. Aklın cevheri ise sabırdır. Sabır, bir nevî nefsi ovmaktır. Yâni, bir şeyi yumuşatmak için nasıl ovulursa, nefsi de böylece ıslah edebilmek ve ondan lâzım gelen faydayı elde etmek için, onu da ovmalıdır. Yâni, onu kendi haline bırakmayıp, riyâzetlerle Hakk'ın emirlerine inkıyada ve rızasını talebe alıştırmaktır. Nefeslerimizi nasıl ki tabii olarak hiç yorulmadan ve zorlanmadan alıp veriyorsak, sabırla da tıpkı böyle her şeyi hal-i tabiîsinde karşılamalıdır.

       Sàbir, menhî olan meàsîlerden, mekruhlardan ve mezmum olan şeylerden, zahiren ve bâtınen sabretmelidir. Yâni, yapmamak için dayanmalıdır. Her ne kadar bunların iyi olmadığı ilimle bilinirse de, sabır olmadıkça ilim kâfî gelmez. Bu sebepten ilimle sabır birbirinden ayrılmayan iki refik veya ruh ile ceset gibidir. Yâni, ruhsuz ceset gibi, cesetsiz ruh da bir şeye yaramaz; kemâl ikisinin birleşmesiyledir.

       Cenâb-ı Hak Sübhànehû ve Teàlâ Hazretleri bütün peygamberlerine de hep sabır tavsiye buyurmuştur. Onların ümmetlerinden görecekleri her türlü meşakkat ve sıkıntıları, ancak sabırları sayesinde yenecekleri ve kendi nefislerine değil Allah için sabır etmeleri gerektiği duyurulmaktadır.

       Seriy-yi Sakatî KS Hazretleri'nden sabrın mâhiyeti sorulmuş, o da lâzım gelen ma'lûmatı verirken, ayağını bir akrep sokmağa başlamış.

Kendisine:

"--Efendim, niçin öldürmüyorsunuz veya def etmiyorsunuz?" diyenlere:

"--Allah'tan hayâ ederim, hem sabırdan bahsedeyim, hem de bir akrebin ısırmasından dolayı feryâd ve figan edeyim; olacak şey değildir bu!" demiştir. (Tabakàtül-Kübrâ, 4/220 )

      Cüneyd (Rh.A); "Allah-u Teàlâ Hazretleri mü'minlere iman ile ikram etmiş ve imanlarını akılla, akıllarını da sabırla ikram etmiştir." demiş. Binâen aleyh, iman mü'minin zîneti, akıl imanın zîneti, sabır da aklın zîneti olduğunu beyan etmiştir. Şu halde sabır, imanda en mühim mevkîyi ihraz etmiş olmaktadır.

      Cenâb-ı Hak Sübhànehû ve Teàlâ Hazretleri, Kur'an-ı Azimüşşan'ın tam yetmiş küsur yerinde, müteaddid vesilelerle sabrı zikretmektedir. Sabrın lüzûmu, sabrın ehemmiyeti, sabrın derecesi, kemâli, sevabı anlatılmakta ve sàbirleri tebşir etmekte, sayısız faydalar saymakta; dolayısıyla kulların sabırlı olmalarını teşvik ve terğîb etmektedir. Bundan da anlıyoruz ki, sabır muhakkak lâzımdır.

     Ahlâklar umumiyetle iki kısımdır: Bir kısmı peygamberlerde ve bazı velîlerde olduğu gibi vehbîdir; Cenâb-ı Zülcelâl Hazretleri'nin bir lütuf ve ihsânıdır. Onun için onlarda kat'iyyen yorulmadan ve zorlanmadan, tabii haliyle cereyan etmektedir. Çünkü onlar bizlere nümûne olacaklardır; binâen alâ zâlik, nümûnelerin her halde hiç noksansız, en güzel, en iyi şekilde ve kemâl derecesinde olmaları matlubdur ve böyle olması da tabiidir.

    "Sabrın imandaki yeri, cesetteki ruh gibidir." demişlerdi ki, ruhsuz bir cesedin hiç bir kıymeti olmadığı gibi, sabırdan mahrum imanın da buna benzetilmiş olması ne kadar şâyân-ı dikkattir. Dünyanın bütün harekâtı da bunu bize açıkça göstermektedir. Bütün muvaffakıyetler, hep sabrın sonunda elde edilen nîmetlerdir. Bundan dolayı sabrı; bilme, hal edinme ve amel ile izah etmektedirler.

    Bunu şöyle anlatırlar: Sabır bir ağaç; hal onun dalları, yaprakları; amel de meyvasıdır. Bilgi, maarif olmuş hâli olmazsa, yâni, bilgi ona hal olamamış ise, dalsız, yapraksız ve meyvesiz ağaç gibidir. Ne zaman ki, ilmi kendisine hâl olursa, o zaman sanki ağaç dallanır, yapraklanır ve meyvalanır. İşte böyle bir ağaçtan nasıl istifade edilirse, ilmi kendilerine hal olan kimselerden de o zaman istifade mümkündür.

     Şakik el-Belhî, evliyâullahtan ve mücâhidînden, alim ve fazıl bir zâttır. Vefatıyla yerine talebelerinden olgunca birini münâsib görmüşlerse de, o zât:

"--Ben henüz o seviyeye erişmedim, belki bir sene sonra bu mümkün olabilir." diyerek özür dilemiş.

Cemaat de:

"--Pekâlâ, bir sene sana müsaade..." demişler.

Bir sene sonra tekrar o zâtı vazifeye dâvet edince kendisinde henüz o kabiliyeti görmediğini söyleyerek, bir sene daha izin istemiş. İkinci senenin sonunda derse başlamış, cemaat de çok memnun kalmışlar ve kendisine:

"--İki seneden beri niçin bizi derslerinizden mahrum ettiniz?" demeleri üzerine;

"--Ben kendimi tecrübe ediyordum. Bakıyordum ki, hayvanat benden ürküp kaçıyorlardı. Elbette hayvanlar kaçınca, insanlar da kaçacaklar diye düşünüyordum. Şimdi ise hayvanlar artık benden kaçmaz oldular, anladım ki dersin zamanı gelmiştir."

     Öyle ya, korkak bir adamın şecâatten bahsetmesi; cimri, bahil ve sıkı bir kişinin cömertlikten söz açması; sabırsız bir adamın sabırdan dem vurması; her tarafı gazab halinde olan birinin hilimden söz etmesi; kibir, gurur, ucüb, hased, hırs ve sâire gibi kötü huyların kendisini istila etmiş olduğu bir bedbahtın, bütün bunların fenâlığından bahsetmesi; tevâz� ve hilimden nasibi olmıyan birinin de, tevâz� ve hilmin iyiliğinden söz etmesi ve buna benzer haller ne kadar abes ve gülünç ise, ilimdeki hüneri ancak güzel laf etmekten ibaret olan kimselerin de halleri bu kadar acaiptir.

      Binâen aleyh, ulema-i zevil-ihtirâma yakışan, yalnız kelimeler üzerindeki sanat inceliklerini bilmekle gösterdikleri bu çeşit ma'lumat-füruşluk olamaz ve bunlar hiçbir zaman ehli yanında makbul ve memduh değildir. Hele akıl sahiplerine hiç de yakışmayan bir sıfattır. Bu sebeple, her ilim sahibine lâzım ve lâyık olan, evvel emirde kendi nefsinin ıslahı için sa'y ü gayret göstermesi; bunun için de muhakkak sûrette kendisini yetiştirebilecek derecede alim, fâzıl, kâmil, ahlâk ve seciyyesi üstün, dünyaya meyyal olmayan, şan, şeref ve şöhrete kıymet vermiyen, tasavvuf ehlinden bir zâtı kendisine rehber edinmesi şarttır

      TASAVVUFÎ AHLÂK --1
Mehmed Zahid Kotku (Rh. A)
Logged

~ ѕєℓмα ~
Selma ÇAKAN
Yayın Editörü
Aktif Üye
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 6797



« Yanıtla #4 : 06 Temmuz 2009, 18:08:58 »

Şükür ve hamd

Sual: Şükür nedir?
      CEVAP
   İslam âlimleri şükrü şöyle tarif etmişlerdir:
Şükür, her nimetin Allah’tan geldiğini bilip dil ile de hamd etmektir. Allahü teâlânın emirlerini yapıp yasak ettiklerinden sakınmak şükretmek olur. İnsanların hidayeti için çalışmak, onları irşat etmek de şükür sayılır.

Şükür, Allahü teâlânın verdiği nimetleri yerinde sarf etmek, günahlardan kaçınmaktır. İnsan, Rabbin verdiği nimetlerle günah işlerse, nankörlük etmiş olur.

    Şükür, nimeti değil, nimeti vereni görmektir. Nimeti vereni bilip gereğiyle amel etmektir. Bu amel, kalb, dil ve diğer azâlarla olur. Kalb ile iyiliğe niyet eder. Dil ile hamd eder, şükrünü açıklar. Uzuvlarla şükür ise, Allahü teâlânın verdiği nimetleri yerli yerinde kullanmaktır. Mesela gözün şükrü, müslümanların, arkadaşların kusurunu görmemektir. Kulağın şükrü, söylenilen ayıpları duymamış olmaktır.

    Şükür, Allahü teâlânın verdiği nimetleri Onun sevdiği yerlerde kullanmaktır. Allahü teâlâ bir kula birbirini takip eden çeşitli nimetler verince, kul buna layık olmadığını düşünüp utanması da şükür olur. Şükürdeki kusurunu bilmesi de şükür olur. Şükredemiyoruz diye özür beyan etmesi de şükürdür. (Allahü teâlâ, kusurlarımı örtüyor) demesi de şükürdür. Şükür vazifesini yerine getirmenin Allahü teâlânın bir lütfu olduğunu düşünmek de şükürdür.

Şükür, kendini o nimete layık görmemektir. Şükür, İslamiyet’e uymak demektir.
Şükür, yapılan iyiliği anarak ihsan edeni övmektir. Yani dil ile teşekkür de şükürdür.

Nimeti muhafaza ve artırmak için
Şu üç şeyi yapan tam şükretmiş olur:
1- Gelen her nimeti Allah’tan bilip şükretmek.
2- Allahü teâlânın verdiği her şeye razı olmak.
3- Nimetlerden istifade edildiği müddetçe, Allahü teâlâya isyan etmemek.
Şükür, hem eldeki nimeti yok olmaktan kurtarır, hem de yeni nimetlere kavuşturur.

Kuran-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:

(Bana şükredin, nankörlük etmeyin!) (Bekara 152)

(Allah’tan sakının ki şükredebilesiniz.) [Nisa 123]

(Şükrederseniz elbette nimetimi artırırım.) (İbrahim 7)

Allahü teâlâ, şükredene bol bol nimet verir. (Fâtır 30)
Hazret-i İbrahim, Rabbinin nimetlerine şükretti, Rabbi de onu doğru yola iletti. (Nahl 121)

Cenab-ı Hak, kudretinin eseri olarak insanların istifadesi için birçok hayvan yaratmıştır. Kimine binilir, kiminin etinden, sütünden, yününden, derisinden vesairesinden istifade edilir. (Yâsin 71-73)
Bu hayvanlar, şükretmemiz için istifademize verilmiştir. (Hac 36)

Çoğu bilmez, azı şükreder
Allahü teâlâ, insanlara bol nimet vermiştir; fakat insanların çoğu şükretmez. (Bekara 243, Yunus 60, Neml 73, Mümin 61)

Allahü teâlâ, çeşitli nimetler verdiğini, fakat şükredenlerin az olduğunu, az şükredildiğini bildiriyor. (Secde 9, Sebe 13, Araf 10, Müminun 78, Nahl 78, Mülk 23)

Kıymetli şeyler ekseriya az olur. Mesela altın pek çok olsa, bu kadar kıymeti olmaz.

Azların kıymetli olduğunu bildiren âyet-i kerimelerden birkaçı şöyle:
Emrimiz gelip, tandırdan sular kaynamaya başlayınca, [Hazret-i Nuha] "Her cinsten birer çifti ve aleyhine hükmedilmiş olanın dışında kalan çoluk çocuğunu ve inananları gemiye bindir" dedik. Pek azı, onunla beraber iman etmişti. (Hud 40)

İnanıp yararlı iş işleyenler bunun dışındadır ki sayıları da çok azdır! (Sad 24)
İsrailoğullarından, "Allah’tan başkasına kulluk etmeyin, ana-babaya, yakınlara, yetimlere, düşkünlere iyilik edin, insanlarla güzel konuşun, namazı kılın, zekatı verin" diye söz almıştık. Sonra pek azınız müstesna, sözünüzden döndünüz. (Bekara 83)

İnkârlarından dolayı, Hak teâlâ, onları lanetlemiştir. Onların pek azı inanır. (Bekara 88)

Allah yolunda savaşacaklarını söylemişlerdi ama savaş onlara farz kılınınca, azı hariç, yüz çevirdiler. (Bekara 246)

Nice az topluluk, çok topluluğa Allah’ın izniyle üstün gelmiştir, Allah sabredenlerle beraberdir. (Bekara 249)

Allah’ın size bol nimeti ve rahmeti olmasaydı, pek azınız hariç, şeytana uyardınız. (Nisa 83)

İçlerinden pek azı hariç, onlardan daima bir hainlik görürsün, yine de sen, onları affet ve aldırış etme! Allahü teâlâ, iyilik edenleri elbette sever. (Maide 13)

Yaptıklarının cezası olarak, bundan böyle az gülsünler, çok ağlasınlar. (Tevbe 82)

Günahlarımızı düşünerek elbette üzülmemiz, ağlamamız gerekir. (Az gülsünler) demek, (Güler yüzlü olmayın) demek değildir. Müslüman her zaman güler yüzlü olur. Fakat günahlarını düşünerek üzülür ve ağlar.

Namaz, şükür ve kanaat
Namazı doğru kılan, Allahü teâlânın sayılamayacak kadar çok olan bütün nimetlerine şükretmiş sayılır. Nitekim, (Namaz, şükrün bütün aksamını câmidir) buyurulmuştur. Demek ki doğru namaz kılan şükretmiş olur. Namaz kılmayan ise, nankörlük etmiş olur.

Hadis-i kudsilerde buyuruldu ki:
(Beni anan şükretmiş, beni unutan nankörlük etmiş olur.) [Hatib]

(Bir kimse, kendine verdiğim nimeti benden bilip kendinden bilmezse, nimetlerin şükrünü eda etmiş olur. Bir kimse de, rızkını kendi çalışması ile bilip, benden bilmez ise, nimetin şükrünü eda etmemiş olur.) [İ.Gazali]

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Kanaat eden, en çok şükredenlerden sayılır.) [İbni Mace]

(Kıyamette “Şükredenler gelsin!” diye seslenilir. Onlar bir bayrak altında Cennete girer. Bunlar, darlık ve genişlikte, her hâlükârda Allahü teâlâya şükredenlerdir.) [İ.Gazali]

(Bir nimet için, Elhamdülillah diyen, daha iyisine kavuşur.) [T.Gafilin]

(Yiyip içtikten sonra Elhamdülillah diyen Cennete girer.) [Hakim]

(Bir nimet için Elhamdülillah diyen, nimetin şükrünü eda etmiş olur.) [Beyheki]

(İnsanlara teşekkür etmeyen kimse, Allahü teâlâya şükretmez. Aza şükretmeyen de, çoğa şükretmez. Allahü teâlânın nimetini söylemek şükürdür, hiç bahsetmemek ise nankörlüktür.) [Beyheki]

(Nimete şükür, o nimetin gitmesine karşı emandır.) [Deylemi]

(Nimete kavuşunca şükreden, belaya uğrayınca sabreden, haksızlık yapınca af dileyen, zulme uğrayınca bağışlayan, emniyet ve hidayettedir.) [Taberani]

(İyiliği anmak şükür, iyiliği gizlemek nankörlüktür.) [Ebu Davud]

(Bir kimse, kavuştuğu nimeti her hatırlayışta, Allah'a şükrederse, Allahü teâlâ da, onun her şükrüne karşı yeniden sevab verir. Kim de başına gelen musibeti her hatırlayışta, "İnna lillah ve inna ileyhi raciun" derse, Allahü teâlâ da her seferinde onun sevabını artırır.) [Tirmizi]

Mümin kabirde doğru cevap verince, hemen o anda kabrin sağ tarafından ay yüzlü bir kişi çıka gelir. (Ben senin, dünyada, sabrından ve şükründen yaratıldım. Kıyamete kadar, sana yoldaş olurum) der. Ne mutlu sabredip şükredenlere...
       Sual: Nimete şükür nasıl olur?
CEVAP
İmam-ı Rabbani hazretleri Mektubat kitabında buyuruyor ki:
İnsanın, bu nimetleri gönderen Allahü teâlâya gücü yettiği kadar şükretmesi insanlık vazifesidir. Aklın emrettiği bir vazife, bir borçtur. Fakat, Allahü teâlâya yapılması icap eden bu şükrü yerine getirebilmek, kolay bir iş değildir. Çünkü, insanlar, yok iken sonradan yaratılmış, zayıf, muhtaç, ayıplı ve kusurludur. Allahü teâlâ ise, hep var, sonsuz vardır. Ayıplardan, kusurlardan uzaktır. Bütün üstünlüklerin sahibidir. İnsanların Allahü teâlâya hiçbir bakımdan benzerlikleri, yakınlıkları yoktur. Böyle aşağı kullar, öyle bir yüce Allah’ın şanına yakışacak bir şükür yapabilir mi? Çünkü çok şey vardır ki insanlar onları güzel ve kıymetli sanır. Fakat Allahü teâlâ, bunları beğenmez. Saygı ve şükür sandığımız şeyler, beğenilmeyen, bayağı şeyler olabilir. Bunun için insanlar, kendi kusurlu akılları, kısa görüşleri ile Allahü teâlâya karşı şükür, saygı olabilecek şeyleri bulamaz. Şükretmeye, saygı göstermeye yarayan vazifeler, Allahü teâlâ tarafından bildirilmedikçe, övmek sanılan şeyler, kötülemek olabilir.

İşte, insanların Allahü teâlâya karşı, kalb ile ve dil ile ve beden ile yapmaları ve inanmaları gereken şükür borcu, kulluk vazifeleri, Allahü teâlâ tarafından bildirilmiş ve Onun sevgili Peygamberi tarafından ortaya konmuştur. Allahü teâlânın gösterdiği ve emrettiği kulluk vazifelerine İslamiyet denir. Allahü teâlâya şükür, Onun Peygamberinin getirdiği yola uymakla olur. Bu yola uymayan, bunun dışında kalan hiçbir şükrü, hiçbir ibadeti, Allahü teâlâ kabul etmez, beğenmez. Çünkü, insanların, iyi, güzel sandıkları çok şey vardır ki, İslamiyet, bunları beğenmemekte, çirkin olduklarını bildirmektedir. (c.3 m.17)

Kısacası şükür, İslamiyet’e uymak demektir.
     Allahü teâlâ, Hazret-i Musa’ya buyurdu ki:
(Bir kimse, kendine verdiğim nimeti benden bilip kendinden bilmezse, nimetlerin şükrünü eda etmiş olur. Bir kimse de, rızkını kendi çalışması ile bilip, benden bilmez ise, nimetin şükrünü eda etmemiş olur) buyurdu. (İ. Gazali)

       Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Beni İsrailde bir abid var idi. Beşyüz yıl ibadet etmişti. Kıyamet günü Allahü teâlâ, "Bu Abidin benim ihsanımla Cennete götürün!" buyurur. Abid, "Ben ihsan ile değil, yaptığım beşyüz yıllık ibadetle Cennete girmek istiyorum" der. Allahü teâlâ emreder, hesabı görülür. Yalnız göz nimeti beşyüz yıllık ibadetten fazla gelir. Melekler abidi Cehenneme götürürler. Abid, "Ya Rabbi beni rahmetinle, ihsanınla Cennete koy" diye dua eder. Allahü teâlâ buyurur ki:
"Ey kulum, seni yoktan kim yarattı? [Abid, sen yarattın, der.] Seni yaratmam, senin tarafından mı oldu, yoksa benim ihsanımla, benim rahmetimle mi oldu? [Abid, senin rahmetinle oldu, der.] Allahü teâlâ verdiği bazı nimetleri de sayar. Abid, "Hepsi senin rahmetinle, ihsanınla oldu" der.) [T. Gafilin]

     Nimet umumi olunca, herkese gelince insan bu nimetin kıymetini bilemez. Görmek büyük nimet iken, herkeste göz olduğu için göz nimetine her zaman şükretmeyiz. Gençler, yaşlanmadıkça gençliğin kıymetini bilmez. Hastalar sağlığın kıymetini anlar. Fakirler zenginliğin kıymetini bilir. Hayatın kıymetini de ancak ölüler anlar. Şu halde yaşlanmadan gençliğin, hastalanmadan sıhhatin ve ölmeden önce de hayatın kıymetini bilip şükretmelidir.
   Şükretmek nasıl olur?
Sual: Şükür nedir? Allahü teâlâya nasıl layıkıyla şükredebiliriz?
CEVAP
Şükür, her nimetin Allah’tan geldiğini bilip yerinde sarf etmek ve dille de hamd etmektir. Şükür, kendini o nimete layık görmemektir. Şükür, nimeti değil, nimeti vereni görmektir. Nimet sahibinin emirlerine uyup yasakladıklarından sakınmaktır. Bu da, kalb, dil ve diğer azalarla olur. Kalble iyiliğe niyet eder. Dille hamd eder, şükrünü açıklar. Uzuvlarla şükürse, Allahü teâlânın verdiği nimetleri, onun sevdiği ve istediği yerlerde kullanmaktır. Allahü teâlâya layıkıyla şükretmek mümkün değilse de, şunlar yapılırsa, şükredilmiş kabul edilir:

1- Bütün nimetlerin Allahü teâlâdan geldiğini bilmek. Allahü teâlâ, Musa aleyhisselama buyurdu ki:
(Bir kimse, kendine verdiğim nimeti benden bilip kendinden bilmezse, nimetlerin şükrünü eda etmiş olur. Bir kimse de, rızkını kendi çalışmasıyla bilip, benden bilmezse, nimetin şükrünü eda etmemiş olur.) [İ. Gazali]

2- Nimetleri Allahü teâlânın istediği şekilde kullanmak. Mesela gözün şükrü, ibretle bakmak, harama bakmamak ve Müslümanların, arkadaşların kusurunu görmemektir. Kulağın şükrü, iyi şeyler dinlemek, kötü şeyleri, söylenilen ayıpları dinlememektir.

3- Kendimiz dinin emir ve yasaklarına uyarken, diğer insanların da bu nimetten istifade etmesini, hidayete ermelerini sağlamak için çalışmak.

4- Allahü teâlâ bir kula çeşitli nimetler verince, kulun buna layık olmadığını düşünüp utanması şükür olur. Şükürdeki kusurunu bilmesi de şükür olur. Şükredemiyoruz diye özür beyan etmesi de şükürdür. (Allahü teâlâ, kusurlarımı örtüyor) demesi de şükürdür. Şükür vazifesini yerine getirmenin Allahü teâlânın bir lütfu olduğunu düşünmek de şükürdür.

5- Allahü teâlânın verdiği her şeye razı olmak.

6- Nimetlerden istifade edildiği müddetçe, Allahü teâlâya isyan etmemek.

7- Yapılan iyiliği anıp ihsan edeni övmek, yani dille de Elhamdülillah demek.

8- Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(“Allahümme mâ esbaha bî min ni’metin ev bi-ehadin min halkıke, fe minke vahdeke, lâ şerîke leke, fe lekel hamdü ve lekeşşükr” duasını, gündüz okuyan o günün, akşam okuyan o gecenin şükrünü ifa etmiş olur.) [M. Rabbani 3/17] (Akşam okurken, esbaha yerine emsâ denir.)

9- Vasıtalara da şükretmek. Allahü teala nimetlerini, rızkımızı birileri vasıtasıyla gönderiyor. Onlara teşekkür etmekle de, Allahü tealaya şükretmiş oluruz. Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(İnsanlara teşekkür etmeyen Allahü teâlâya şükretmemiş olur.) [İ. Ahmed]
Logged

Sayfa: [1]
Hayatname.com  |  Gündelik Hayat  |  Hayat Gündemi  |  Tartalım & Tartışalım  |  5.Haftanın Konusu (Sabır ve Şükür) « önceki sonraki »
    Gitmek istediğiniz yer: