Gerçek Tesettur
 

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
24 Mayıs 2012, 13:30:03
79063 Mesaj 10725 Konu Gönderen: 1295 Üye
Son üye: selcen
Hayatname.com  |  Hayatın Anlamı  |  Stratejik Hayat  |  Kültürümüz & Kimliğimiz  |  Gerçek Tesettur 0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: [1]
Gönderen Konu: Gerçek Tesettur  (Okunma Sayısı 741 defa)
Heredot Cevdet
Babacan
Aktif Üye
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 110



« : 24 Ağustos 2010, 13:43:57 »


İSLAM’da TESETTÜR
Prof. Dr. Orhan ÇEKER

أعوذ بالله من الشيطان الرجيم بسم الله الرحمن الرحيم
الحمد لله رب العالمين، والصلاة والسلام على رسولنا محمد وعلى آله وصحبه أجمعين. من يهده الله فلا مضلّ له، فمن يضلل فلا هادي له.


G İ R İ Ş

Çok muhterem dinleyenlerim, konuşmamın başında bu programı düzenleyen Betül Hanımlar Derneğine çok teşekkür ediyorum. Zamanımızda dini konu oldu mu herkes konuşuyor. Başka konularda branşım değil diye işi ehline havale ettikleri halde dini konularda herkes kendisini yetkili sayıyor ve yeni yeni dinler üretmeye kalkıyor. İşin ehli olmadığı halde din konusunda konuşanlar, hallerinden de zaten belli olmaktadır, kimileri hıyanet etmekte, kimileri bu hainlere gafilce kapılmakta, kimileri de Allahın ayetlerini az bir bahaya değişmektedir. Ve bunlar çıktıkları programlarda sanki bir yerlere işaret veriyorlar: “Bakın biz de buradayız, işinizi görebiliriz, lazım olursak bizi kullanabilirsiniz” diyorlar lisan-ı halleriyle. Şimdi her konuda olduğu gibi bu konuda da dürüst davranacak olursak, o zaman tesettürü Cenab-ı Hakkın ortaya koyduğu gibi, Rasulullah (a.s.)`in üsvetün hasene (güzel bir örnek) olarak ortaya koyduğu şekliyle, tabiî ki anladığımız ve dilimizin döndüğü kadarıyla aktarmak durumundayız ve mecburiyetindeyiz. Kiminin hoşuna gidebilir, kiminin de gitmeyebilir ki o da önemli değildir. Önemli olan Allah rızasıdır. Cenab-ı Hak, bizi kendi yolunda ne kadar kullanırsa biz kendimizi o kadar bahtiyar hissetmek durumundayız. Rasulullah aleyhissalatü vesselamın bir hadisi aklıma geldi başta onu söyleyeceğim. Rasulullah aleyhissalatü vesselam Efendimiz buyururlar ki:

لا يزال الله يغرس في هذا الدين بغرس يستعملهم في طاعته

“Allah Teala ara vermeksizin, sürekli bu din konusunda fidanlar (insanlar) yetiştirir. (Yani Allah Teala kendi yoluna hizmet edecek insanlar yetiştirir ve) bu fidanları kendi taatinde kullanır.” İşte bizim hepimizin hedefimizin, Allahın kendi yolunda kullandığı bu fidanlardan bir tanesi olmaktır. Bu fidanlardan olabilirsek bizim için dünyada da ahirette de en gıpta edilecek makama varmış oluruz.

“Tesettür” malum Arapça bir kelimedir ve ”örtünmek” demektir. Mesela ”setr-i avret” diye bir kelimeyi hepimiz duymuşuzdur. Namazın dışındaki şartları sayarken “setr-i avret” deriz.“Setr” örtmek,“ avret” malum avret yerleri. Bu arada şunu da söyleyelim: “Avret” kelimesi Türkçeye ses uyumu sebebiyle “avrat” diye geçmiştir. Dolayısıyla her ne kadar örfümüzde avrat kelimesi kaba bir anlamı çağrıştırsa da bu kelimeye böyle bir mana yüklenmesinde hiç de haklı değiliz.“Avret” dolayısıyla Türkçe ifadesiyle “avrat” her zaman için örtülmesi gereken muhterem, saygıdeğer, muhafazaya değer bir mana taşır. Yani bu kelimeyi örfteki kaba manasında kullanmanın böyle uygun olmayan bir durumu söz konusudur. Kadına “avret” dendiğine göre bu kelimeden şunu anlıyoruz; kadınların neredeyse her tarafı örtülmesi gerekiyor. Her tarafı örtülmesi gerektiği için de zaten avrat kullanılmıştır.

Bu manayı söyledikten sonra şuna hemen işaret edelim: Örtünmek fıtridir. Yani insanın yaradılışında örtünme duygusu var. İnsan, insan olarak örtünmek ister. Dünyanın bir ucundan öbür ucuna kadar gidin her insanın vicdanına sorsanız hiçbirisi, çırılçıplak gezmek, tozmak istemez. İnsan, elinde olmadan ister istemez, örter, örtünür. İşte bundan anlıyoruz ki örtünmek, insanın fıtratında var, fıtratta olduğu için de bütün insanlar tarafından tamamen çıplak olmak hoş görülmemiştir. Sadece İslam toplumu değil, gerek müslüman gerek gayri müslim her nerede olursa olsun, bütün insanlar örtünme ihtiyacı içerisindedir. Bazen belgesellere bakarım. Ulaşmamız imkansız gibi olan dünyanın öbür ucunda, uçsuz bucaksız bir yerde kabilelerden birinin diyelim ki hayatı anlatılıyor. Dikkat ediyorum en ilkel kabilelerde dahi insanlar örtünüyorlar. Hem şu da dikkat çekiyor, en ilkel kabilelerde dahi olsa, kadın ve erkek farklı örtünüyorlar. Yani kadın daha fazla örtünüyor, erkek ona göre biraz daha serbest ve az örtünüyor. Belgesellerde özellikle bu dikkatimizi çekiyor. Mesela uzak doğuda Yeni Gine`nin uçsuz bucaksız bir taraflarında yaşayanlara bir bakın, onlarla ilgili kitaplar okuyun, bir bakarsınız ki insanın vicdanına yerleştirilmiş olan haya duygusu o insanlarda var ve kaybolmamış. Örtünmek fıtri olduğuna göre inanan insan istese de, istemese de örtüneceğine göre, aynen yemek yemek gibi zaruri bir iş olduğuna göre, o zaman İslam’ın getireceği şey yada bizim burada söyleyeceğimiz şey kim ne kadar örtünmelidir ve ne şekilde örtünmelidir? Biz zaten onu anlatacağız. Örtünmek “tesettür” simgedir… İslam’ın alametlerindendir. Şiar diyoruz, şeair gelir bunun cem`i. İslami simgedir. Bunu  belirttikten sonra konunun hükümlerine geçiyoruz:


AVRET  YERLERİ


Buradan konuya girelim. Avret yerlerini, şöyle ana başlıklarıyla, hemen özetleyelim ve konumuza devam edelim. En dar çerçeveden genişe doğru sıralayacak olursak:

-Karı - koca arasında avret yeri yoktur. Dolayısıyla karı - koca birbirine baştan sona helaldirler ve onların birbirine karşı örtünmeleri dini mecburiyetten değil, edeptendir.

Ondan sonra çerçeveyi dışarıya doğru genişletecek olursak

-Kadının kadına karşı avret yeri,

-Erkeğin erkeğe göre avret yeri, bir de

-Erkeğin kadınlara karşı avret yeri.

Bu üçü, göbekten diz kapağına kadarki yerlerdir.

Kadının, diğer kadınlar yanında; erkeğin, diğer erkekler yanında; erkeğin ayrıca kadınlara karşı göbekten diz kapağı arasını mecburen örtmeleri gerekir, bundan daha fazla açılmaları caiz değildir. Mesela sportif faaliyetlerden örnek verecek olursak, İslam kültüründen doğan sporlara bir bakın. Orada erkeğin giydiği kıyafet, tamamen avret yeri anlayışına uygundur. Mesela yağlı güreşlere bir bakın, orada güreşçilerin giydiği kisbet, tam göbek ve dizkapağı arasını örtecek şekilde, yani ele-güne karşı erkeğin mecburen örtüneceği şekildedir. Tabiî ki diğer sporlar için biz bunu söyleyemiyoruz. Çünkü İslam’dan değil, başka kültürlerden etkilenmiştir. Böyle olunca da diğerlerine bir diyeceğimiz yoktur.

Kadının erkeklere karşı avret yerine gelince. Kadına karşı erkekleri iki sınıfa ayırıyoruz:

Birincisi, erkeğe mahrem olan kadınlar, yada o kadına mahrem olan, evlenmesi ebediyen haram olan erkekler..

İkincisi, haram olmayan, na-mahrem olan yani aralarında normal olarak evlenme yasağı bulunmayan erkekler..

Kadının, kendisine ebediyen nikahı caiz olmayan, yakın akraba erkeklere karşı avret yeri göğüsten diz kapağına kadar olan yerleridir. Yani kadının mesela oğluna karşı,  babasına karşı, erkek kardeşlerine, yeğenlerine, amca veya dayısına karşı, kayınpederine karşı ve bu akrabaların sütten olanlarına vs. karşı avret yeri, demek ki göğüsten diz kapağına kadarki yerleridir. Kadın bunların yanında başını, kollarını ya da diz kapağından aşağısını açık bulundurduğu takdirde, günah işlemiş olmaz, o şekilde onu gören yakın akraba erkek de günaha girmiş olmaz. Ama bütün bu söylediklerim herhangi bir fitne olmadığı zamaniçin böyledir. Kadın böyle giyindiği takdirde yakın erkeklerden dahi bir fitneyle karşı karşıya kalacaksa, o zaman onların yanında böyle açılması, hatta aynı evde baş başa bulunması dahi caiz olmaz. Yani söylediğim ve söyleyeceğim hükümler hep normal şartlar için geçerlidir. Bu söylediğim avret yeri yani kadın için göğüsten diz kapağına kadarki avret yeri aynı şekilde toplumumuzda hukuken bulunmayan cariyeler için de geçerlidir. Cariyelerin sadece mahremi olan erkeklere karşı değil, bütün erkeklere karşı avret yeri göğüsten diz kapağına kadarki yerleridir. Dolayısıyla cariye, İslam toplumunda baş açık ya da kolları açık veya diz kapağından aşağısı açık gezdiği zaman günah işlemiş olmaz, o şekilde onu gören erkekler de günaha girmiş olmazlar.Kadının mahrem olan erkeklere karşı avret yeri bu.

Şimdi esas probleme geliyoruz: Kadının yabancı erkeklere karşı avret yeri:

Kadının yabancı erkeklere karşı avret yeri, yüz ve eller hariç vücudun her tarafıdır. Hemen ekleyelim (bunu söyleyince soru hemen geliyor çünkü), “Ayaklar ne olacak?” diye. Ayaklar konusunda da değişik görüşler olmakla birlikte kimileri kadına, biraz daha serbest davranma imkanı tanıyarak, caiz görerek ayakları avret yerinden saymazlar. Ama ayakları dahi avret yerine dahil eden görüşler ağırlıktadır. Bu takdirde kadın, yüz ve eller hariç her tarafını örtmek durumundadır. Bu söylediklerim, ayetlerle de hadislerle de asırlar boyu müslümanların uygulamasıyla da sabittir. Dolayısıyla “örtünmek, tesettür Kur`an’da yoktur, tesettür konusu ta hicri 2. asırdan bu yana hep problem olagelmiştir.” gibi sözler, Allah’a iftiradır, Peygamberimize iftiradır. Konuşmamın başında dediğim gibi Allahın ayetlerini az bir bahaya satmaktan başka bir şey değildir.

Kadının yüzü avretten değildir. Kimileri yüzün de avretten olduğunu savunuyor hatta yazıyor iseler bile doğru değildir. Çünkü kadın kendi bulunduğu toplumda yüzünü örtüyor, hep sadece gözü dışarıyı görecek şekilde örtünüyor olsa bile hac ya da umre için ihrama niyet ettiği andan itibaren yüzünü açma mecburiyetindedir. Hac ki insanların en kalabalık olduğu yer, erkeğin kadının birbirine en çok karıştığı, karışmak durumunda olduğu yer. Böyle bir yerde kadın, ihram gereği yüzünü açmak zorunda ise eğer o takdirde diyeceğiz ki: “Kadının yüzü, avretten değildir.” Tekrar ediyorum: fitne olmadığı durumda hüküm böyledir. Ama herhangi bir fitne söz konusu ise fitne ölçüsüne göre kadın yüzünü de örter, evden dışarı çıkması da caiz olmayabilir.


KIYAFETİN ŞEKLİ

Avret yerlerini bu şekilde özetledikten sonra şimdi geliyorum avret yerini örtecek olan kıyafete: Dinimizde kıyafet için belli bir şekil emredilmemiştir. İlla şu şekildeki elbiseyi giyeceksin diye bir hüküm yoktur. Dolayısıyla İslam’a karşı dış dünyadan “Niye belli bir şekle mecbur ediyorsunuz?” gibi bir itiraza karşı diyoruz ki: İslam’ın emrettiği belli bir şekil yoktur. Dolayısıyla karşı çıkanlar olarak siz de belli bir şekli tenkid edip durmayın. Öyleyse İslam, belli bir şekil koymamış da ne yapmıştır? Kıyafet için ilkeler/ kaideler koymuştur ve demiştir ki, bu ilkeleri kendisinde bulunduran her türlü kıyafeti giyebilirsiniz. O takdirde bu ilkeleri/ kaideleri kendisinde bulundurmak şartıyla on çeşit, elli çeşit dahi elbise üretilse, hepsi de İslami olur. Mesela bu ilkeleri, soğuk bölgelerdeki insanlar kıyafeti kendine göre oluşturur. Diyelim ki ekvator bölgesindeki insanlar da kıyafeti kendisine göre oluşturur. Buna göre ekvator bölgesindeki kıyafet biraz daha hafif, biraz daha sıcağa göre ayarlı; soğuk bölgelerdeki ise ona göre kalın, ona göre biraz daha farklı olur. Her ikisi de İslamidir. Niçin? Az sonra söyleyeceğim ilkeleri kendisinde bulundurduğu için. O zaman bu ilkeler nelerdir? Dört tane ilke/ kaide, ya da şart söylüyorum. Bu dört şartı kendisinde bulunduran herhangi bir kıyafet İslamidir.

1-Kıyafet avret yerini örtecek. Malum, avret yerlerini az önce söyledim, kıyafet buraları örtecek.

2-Vücut çizgilerini belli edecek derecede dar olmayacak. Dolayısıyla vücut çizgilerini belli edecek derecede dar olan, vücut çizgisini dışarıdan gerek az gerek çok belli eden kıyafetlerin hiçbirisi İslam’ın onayladığı kıyafet değildir. Maalesef zamanımız müslüman kadını tesettür adına başını sıkça örtüyor, pardesü vs de giyiyor ama dar giyindiği için vucut çizgileri olduğu gibi ortada olabiliyor. Bu hanımlar tesettür adına örtünüyorum, demesinler. Bunlar İslami anlamda örtünmüş değildirler. Ne şiş yansın ne kebap hesabı bir örtünme olmuş oluyor. İslamın örtünme emri bu değildir. Bu husus iyice kafalara yerleşmelidir. Şahsen bu noktada müslüman kadında ciddi bir yozlaşma görüyorum. Allahın emrine uyduğumuz iddiasında isek eğer ilahi emre doğru dürüst uymak zorunda olduğumuzu da bilmemiz gerekir. Bu ilkeye biraz sonra tekrar döneceğim.

3-Şeffaf olmayacak. Kıyafet dışardan baktığın zaman içini göstermeyecek. Bu da malum. 4-İslamdan başka bir dinin simgesi olmayacak. Özellikle bu ilkeye dikkat çekiyorum. İslamdan başka bir dinin simgeliğini yapıyorsa bir kıyafet, onu giymek müslümanlar için haramdır. Mesela dindar Yahudilerin giydikleri, kafaya geçirdikleri tepede duran takkeye benzer kippa denilen şeyleri var. Yada diyelim ki papazların ayin sırasında giydikleri, önü haçlı bir kıyafetleri var. Yahut papazların görev icra ederken giydikleri bir kemerleri var, “zünnar” dedikleri. Bunlar o dinlerin simgesi olduğu için, müslüman bunları giyemez. Bu arada aklınıza takılmıştır, şu soruyu da cevaplandırayım: Rahibelerin kıyafetine baktığımız zaman, bizim anlattığımız, anlatacağımız örtü şekline, tesettüre tamamen uyuyor. Öyleyse rahibelerin kıyafeti onların dininin alametidir diye bizim kadınlar giymeyecek mi? Durum öyle değil. Çünkü aslında ilahi din olan İsevilik, bozula bozula iş nihayet kilisede rahibelerin kıyafetine kadar varmış ama o kıyafete müdahale etmemiştir. Yani rahibelerin giydiği kıyafet aslında ilahi emir gereği olan kıyafettir. Yani İsevilik o noktada bozulmamış demektir. Dolayısıyla o, ilahi emir gereği olan bir kıyafettir. Bu dine has simge değildir ki zaten ilahi dinlerde olması gereken kıyafettir. Dinimiz de eski ilahi dinlerden bozulmamış ve Cenab-ı Hakk`ın kaldırmadığı ilkeleri aynen geçerli saymıştır. Biz buna fıkıh usulünde“ Şer’u men kablena (bizden önceki şeriat)” diyoruz. İşte bu bakımdan rahibelerin giydiği kıyafet, bizim hanımlar tarafından da giyilebilir.                                          

Şimdi tekrar ikinci ilkeye dönüyorum: Kıyafetin dar olmaması. Her nedense ortalığı dine uymuyor diyeceğimiz şekilde dar kıyafetler sarmış durumdadır. Peygamberimiz aleyhissalatü vesselamın hadislerinde belirttikleri gibi “Bir zamanlar gelecek, kadınlar giyili olacaklar ama çıplak olacaklardır. Bunların giyim şekline bir mana veremiyorsunuz, vermeniz de mümkün değil. Bunlar giyindiklerini mi sanıyorlar. Ama benim esas söyleyeceğim şu. Bazıları var ki bu dar kıyafeti giymişler hatta kısa kol da giymiş olabiliyorlar, yanısıra bir de bakıyorsunuz ki kafaya bir eşarp geçirmişler. Bayağı kafayı ciddi ciddi örtmüşler. işte ben bunu anlamada zorlanıyorum. Konuşma imkanı doğarsa birileriyle soracağım sen niye örtünüyorsun? Başını niye örtüyorsun ? Herhalde diyecek ki  “baş örtmek farzdır”. Ona diyeceğim şu: “Sen bu kıyafeti eğer İslami endişe ile giyiyorsan İslam bu değil, boşuna İslam’a iftira etme. Örtüneceksen adamakıllı örtün yada örtünmeyeceksen kendine böyle bir renk, böyle bir süs ve hava verme. O kıyafet İslami bir kıyafet değil. Bir de tahmin ettiğim kadarıyla bizim müslüman çevrede de, onlara özenti var. Yani o dar pantolonları bunlar da giyiyorlar, üstüne de bir pardesü giydikleri için dışarıda belli olmuyor.Onlara da söyleyeceğim şu: “Sizin onlara özenecek bir durumunuz yoktur. Onlara karşı komplekse girecek bir durumda değilsiniz. Aklınızı başınıza alın. Örtünecekseniz doğru dürüst örtünün. Yok örtünmeyecekseniz zaten kimse size bir şey demiyor. Bu arada yine örtüyle ilgili olarak şunu eklememiz lazım: “Cilbab”. Ahzab suresinde bir de cilbab adıyla bir örtüden bahsediliyor. Ayet-i kerime de (Ahzab 59)

يَاأَيُّهَا النَّبِيُّ قُلْ لِأَزْوَاجِكَ وَبَنَاتِكَ وَنِسَاءِ الْمُؤْمِنِينَ يُدْنِينَ عَلَيْهِنَّ مِنْ جَلَابِيبِهِنَّ

“Ey peygamber! Kendi hanımlarına, kızlarına ve mü`minlerin kadınlarına söyle üzerlerine cilbablarını alsınlar…”

Cilbab nedir? Cilbab, başörtüsünün üstünden örtülen, alnın yarısından burnun yarısına kadarki gözlük yeri diyebileceğimiz kadar yeri açık bırakan, içerden de kadının tuttuğu baştan şöyle aşağı doğru da sarkan örtünün adıdır. Dolayısıyla başörtüsü ve manto/ pardesü, cilbab yerini tutmamaktadır. Ama şunu da ekleyelim: (Tabii ki burada kanaatimi söyleyeceğim) Cilbab bir emir değil, takva gereğidir. Dolayısıyla az önceki şartları taşıyan başörtüsü ve pardesü, farzı kurtarıyor, ona bir diyeceğimiz yok fakat cilbab tavsiyesini yerine getirmiyor. Şu sıralarda pek ortada görünmüyor ama Konya`da poşu/ poçu veya atkı dedikleri şey, cilbabın Konya`daki uygulaması idi. Nasıldı bu ? Kadın evinin içinde normal kıyafetiyle işini yapar, o poşu dış kapının arkasındaki çivide asılı olur. Kadın sokağa çıkacağı zaman onu üstüne alır tepeden aşağı şöylece örter, içerden de eliyle tutar, dışarıda dolaşır, İşini bitirir, tekrar gelir, kapının arkasına asar. İşte cilbab odur. Bu cilbabın değişik yerlerde farklı uygulamaları vardır. Mesela şu Ladik`de dahi, ya da kadınhanı’nda dahi cilbabın değişik şekillerini müşahade ediyoruz. Biraz daha ince, kareli kareli örülmüş bezden. Veya diyelim ki Erzurum`a vardığınız zaman bir başka şekline de rastlayabilirsiniz. Bursa’ya vardığınız zaman yerli bursalılarda bir başka şeklini, farklısını görebiliyorsunuz. Bir de gelinliklerin durumunu, bizimkilerin vazgeçemeyeceği beyaz gelinliklerin hükmünü söz konusu yapalım. Mevcut tül gelinlikler bize Avrupa`dan gelmedir. Ama , Avrupa’dan gelmiş bile olsa bizim örtü ilkelerimize uyuyorsa, onları kullanmak caizdir. Hangi örtü ilkeleri, ilkeleri tekrar söylüyorum:

1.Avret yerini örtecek, 2.Bol olacak, 3.Şeffaf olmayacak, 4 Bu.şart gelinlikte yok. Yani gelinlik başka bir dinin simgesi değil. Avrupa’dan gelmiştir ama onların dinlerinin simgesi değildir. Öyleyse önceki üç şart yerine gelmişse gelinliği kullanmak caizdir. Ama caizdir demek mecburidir anlamına gelmez. Dolayısıyla bunu kullanmak zorunda da değiliz. Böyle olunca içimden öyle geliyor ki kadınlarımız bu yolda bir çaba gösterseler de gelinlik modelini değiştirseler diyorum. Eskiden gelinlikler şöyleydi: Gêlinlik iki parçadan oluşuyordu. Benim yetiştiğim devirdeki gelinlik öyleydi. Aynen çarşaf gibi, bir lastikli belden aşağıyı örten etek kısmı bir de belden daha aşağısından başlayan ve arkadan gelinin kafa üzerinden öne doğru attığı parça. Böyle bir gelinlik. Çoğunlukla bordo renkte olurdu. Gelinin hiçbir şeyi görünmezdi, içerden tutardı, içerden o dışarıyı görürdü ama dışardan gelin görünmezdi. Bu hem İslami tesettüre uygunluk açısından, hemde kullanışlılık açısından daha uygun. Mesela şimdiki gelinliği, adam bir sürü para veriyor alıyor, ömründe de bir sefer giyiyor. Bir sefer giyilen bir elbise için, bir kıyafet için o kadar para vermek israftır. Onun yerine belki çok defa kullanılabilecek, içini de göstermeyen yeni bir gelinlik belki geliştirmek bizim yapacağımız, yapmamız gereken işler arasındadır diye düşünüyorum.

Şimdi geliyorum tesettürle ilgili diğer hususlara: Kur`an-ı Kerim’de, Nur suresi 31. ayetinde Allah Teala buyuruyor  ki:

وَلَا يُبْدِينَ زِينَتَهُنَّ إِلَّا مَا ظَهَرَ مِنْهَا

“Kadınlar ziynetlerini kendiliklerinden görünenler hariç kimseye göstermesinler”. Ayette “kendiliğinden görünenler” derken acaba kasıt nedir? Bu hususta tefsircilerimiz şu yorumları yapmışlardır: 1. “Kendiliğinden görünen” derken “yüz ve eller” kasdedilmiştir. Dolayısıyla kadın yüz ve ellerini gösterebilir. Bunun dışındaki yerleri gösteremez. 2. Kimileri de diyor ki “kendiliğinden görünen” derken şu kasdedilmiştir. Kadın normal örtülüdür, ama rüzgar savurmuştur yada bir kaza olmuştur… kadının üstü açılmıştır. “Yüz ve ellerdir” diyenler ayrıca yüz ve ellerdeki ziynetler de buna dâhildir, yüzüğünü şunu bunu gösterebilir” demiştir. 3. Kimileri de diyor ki, (kanaatimce doğrusu da bu olması lazım) “kadın iş yaparken sadece elleri değil, bileğinden biraz üstünden, ihtiyactan dolayı biraz daha yukarılara kadar gösterebilir, günah olmaz” demektedir. Genelde “kendiliğinden görünenler” derken “yüz ve el” çerçevesinde fikirler beyan edilmiştir. Bu takdirde ilgili ayetin o kısmından anlayacağımız şey “yüz ve el” olmuş oluyor.

Bir de yine aynı ayette,

وَلْيَضْرِبْنَ بِخُمُرِهِنَّ عَلَى جُيُوبِهِنَّ

“ Başörtülerini yakalarının üzerine indirsinler”, demektedir Allah Teala.

Yakın zamanda başörtüsü münakaşalarında şöyle bir yorum yapılmıştı: Bu yoruma gel de gülme! O yorumu yapan kişi, “ayette başınızı örtün diye bir şey yok. Yakanızı, boynunuzu örtün” diyor. Şimdi eeee bunu duyunca, çok şeyler söylemek gerekiyor da hangi kelimeyi seçeyim diye zorlanıyorum gerçekten. Şimdi bu mantığa göre şöyle sorsam, o adamı görsem soracağım. ‘Pantolonunun paçasını ayakkabının üstüne indir desem, üstünü açabilirsin gibi bir mana mı anlarsın ! Şu kafaya bak, mantığa bak. Arapçada ‘hımar’ başı örten örtü demektir. Başörtüsünün adı arapçada noktalı hı harfiyle hımar. Yani hımar herhangi birşeyi örten örtü değildir. Şu masayı örten örtüye ‘hımar’ denmez. İlla ki başı örten örtüdür hımar. Ayette de o geçiyor. Ve hatırlıyorsunuz Kur’an-ı Kerim’de içkiye de hamr denir hamr. Aynı kelimeden gelir. İçkiye neden hamr denmiş. Aklı örtüyor da ondan. İçki aklı çalışmaz hale getiriyor. Aklı örttüğü için, sarhoş ettiği için ‘hamr’ denmiştir. O zaman ‘hımar’ başı örten örtüdür. Baş örtme manası o kelimede esasen vardır.

Cilbab ‘Baştan aşağıya doğru da sarkıtılan örtü’ idi. Cahiliye araplarında kadınlar halayık şeklinde bir başörtüsü takarlardı. Kulakları, saçlarının uç kısmı, boyunları, belki de omuzları görünüyordu. İşte onu ortadan kaldırmak için ‘başörtünüzü aşağıya doğru sarkıtın’ denmiştir. Yani kadın başını güzelce örttüğü gibi baş örtüsünün ucunu ve cilbabını yakaların üzerinden aşağıya doğru sarkıtarak örtünecektir.

Gelelim şimdi kadını tercih edeceği renkler meselesine: Kadının tercih edeceği renkler de dikkat çekmeyen renkler olmalıdır. Koyu renkler daha çok tercih edilmelidir. Hz. Aişe annemizin ensar kadınlarına bir duası vardır. Allah razı olsun. Der ki: ‘hicab ayeti, yani örtü ayeti geldiği an, hemen kadınlar yanında örtüleri olmasa bile, elbiselerini yardılar, ikiye böldüler, yarısını başörtüsü olarak kullandılar ve sanki başlarının üzerinde karakuşlar bulunuyor gibiydi’. Birden Medine sokakları koyu renklerle, başörtülülerle doluverdi. Yolda, orta yerlerden, yolları işgal ederek değil; mümkün olduğu kadar kenardan, dikkat çekmeden, yürür ve gidecekleri yerlere giderlerdi. Renklerde de hüküm bu. Çok uzaklardan dikkat çeken renkler, İslamın tavsiye ettiği renkler değildir.

Ç E Ş İ T L İ   M E S E L E L E R

Bu arada geliyorum ‘güzel koku meselesine. Güzel kokuyla ilgili Resülullah (sav)’ın hadisi şerifi bulunuyor. Kadınlar için güzel kokuyla ilgili olarak Resülullah (sav)’ın özel tavsiyesi vardır. Kadın yabancı erkeklerin alabileceği şekilde koku sürünecek olursa, o kadına cennet kokusu haram olacaktır, diye. Öyleyse kadın yabancı erkeklerin dikkatini celbedecek şekilde koku sürünmemelidir. Kadın ev içerisinde beyine karşı istediği kadar koku sürünebilir. Diğer erkekler onun beyi değildir ki onları celbedici kokular sürünsün.

Bunu böylece belirttikten sonra geliyorum ‘makyaj’ konusuna. Kadının makyaj yapması caizdir. Bir daha söyleyelim bunu, caizdir. Ancak, yabancı erkeklere karşı makyaj, caiz değildir. Kadın makyaj yapabilir, ama makyajını kendisine, kocasına saklayacaktır.

Bu arada şunuda belirtelim: Şöyle bir deneme yapalım. Ülkemize gelmiş bir gayri müslim ninesini düşününüz, yaşlı kadın. Bir de bizim ninelerden birisini düşününüz. İkisini yanyana koyun. Hangisi daha cana yakın ve sevimli? Hangisinin yüzü daha çok sevimli geliyor? Elbette hepiniz diyeceksiniz ki, bizimkiler yaşlandıkça sevimli hale geliyorlar. Doğrudur gerçekten. Halbuki o gayri müslim nine ömür boyu cilt bakımı yaptı. Belki de cilt bakımına yaptığı masrafla üç-beş aile geçinebilirdi. Mübalağa etmiyorum. Çünkü bizzat bir fransızın makalesinde okudum. Diyor ki orada Fransa’da sadece köpek ve kedilere yapılan masraf ile Afrikada iki ülke geçinebilir. Düşünsenize İki ülke geçinebiliyor. Buradan makyaj meselesine geliyorum. O yanyana koyduğumuz iki nineden, bizimkisi hiçbir cild bakım yapmadı. Pekiyi nasıl oluyor da biri sevimli öbürü, öbürüne insan bakamıyor. Sebebi şu; Diyoruz ki gerek kadın gerek erkek her ikisinin de makyajı abdest suyu ve gece ibadetidir. Buna dikkat çekmek istiyorum. Gece ibadetinin, seherlerde teheccüdün, insan yüzünü parlatacağı hadislerde geçmektedir. O ibadeti yapan koyu derili biri dahi olsa yüzü sevimlidir ve çok cana yakın gelir insana. Abdest suyu!.. abdest suyu da böyledir. Peygamberimiz (sav) ahirette kendi ümmetinin vasıflarını söylerken, iki kelime kullanıyor “gurre” ve “tahcil” diye iki kelime. “Ğurre” atın alnındaki beyazlıktır. Aynı atın dört ayağının arkasında da beyazlık olur. İşte tahcil de odur. Resulullah (sav) teşbih yapmıştır. Mü’minin abdestte yıkanan yerleri, yüzü, kolları ve elleri parlayacak ahirette. Ümmet-i Muhammed’den olduğu oradan bilinecektir. Zaten Arapça “vudu” yani “abdest” kelimesi parlaklık demektir. Öyleyse mü’minin makyajı abdest suyu ve gece ibadetidir. Bunu şöyle de deneyebilirsiniz: Yüz tane adamı yanyana koyun, 99’u abdestsiz-namazsız olsun, bir tanesi abdestli/namazlı olsun. Onu çok rahat seçersiniz. Dersiniz ki bu namazlı/ niyazlıdır. Nereden belli oluyor? İşte o makyajından yani abdest suyundan belli oluyor. Dolayısıyla Müslüman erkeklere de, Müslüman kadınlara da özellikle bu iki makyajı; abdest suyuyla, gece ibadetini hatırlatıyoruz. Abdest suyunu da hemen kurulamayın. Biraz deriye, cildin içine işlesin.

Bir başka konuya geçiyorum: Topukların çıkardığı sesler. Allah Teala yine Nur suresi 31. ayetin sonunda der ki:

وَلَا يَضْرِبْنَ بِأَرْجُلِهِنَّ لِيُعْلَمَ مَا يُخْفِينَ مِنْ زِينَتِهِنَّ

“Kadınlar ayaklarını yere sert sert vurmasınlar ki ayak bileklerindeki bileziklerin, halhalın sesi duyulmasın.” Demek ki kadın bileziklerinin sesini dahi başkalarına duyurmayacaktır. Bundan hareketle, kadının topuğuna ses çıkarıcı bir şeyler çaktırması, yolda yürürken de, ta uzaktaki erkeklerin bile dikkatini çekecek sesler çıkarması, bu ayete aykırı düşmektedir. Bunu da bu arada belirtmiş olalım. Dolayısıyla ses çıkarmayan, başkasını rahatsız etmeyen ayakkabılar tercih edilmelidir. Bu arada makyaj kabilinden olan “sürme” ile ilgili bir şeyler söylemem gerekiyor. Buraya çıkmadan önce bana bir tomar soru gönderdiler. Soruların hepsini gözden geçirdim ve hepsini şöyle cevaplandıracağım şekilde not aldım, ona göre gidiyorum. Dolayısıyla soruları da cevaplandırmış oluyorum. Gözlere sürme çekmek hem erkeklere hem de kadınlara sünnettir. Peygamberimiz (sav) de sürme çekerdi. Yatmadan önce sürme çekilir. Peygamberimiz (sav) buyururlar ki “Size sürmeyi tavsiye ediyorum. Çünkü sürme, gözler için cilalayıcı, parlatıcı, güçlendirici; kirpikler için de daha gürleştirici yani güzelleştiricidir.” Sürme toplumumuzda özellikle erkekler için ortadan kalkmış sünnetlerdendir. Aslında erkeklerin bu sünneti ihya için gayret içerisine girmelerini de arzu ediyoruz.

Bir başka mesele de “Saç boyama” meselesi. Bu da zamanımız kadınlarının bir belası. Kadınlar saç boyama konusunda adeta birbirleriyle yarışıyorlar. Bunu kimi zaman diğer kişilere karşı övünme vesilesi de yapıyorlar. Çeşitli amaçlarla saçlarını değişik değişik renklere boyuyorlar. Başkalarına gösteriş olsun diye saç boyama caiz değildir. Çünkü o insanı kibre ve şımarıklığa götürür. Şımarık ve kibirli olan kişi de Allah`ın hududunu tanımaz olur. Saç boyayanların sıkça sordukları soru şu: Saç boyalı olunca abdest / gusul olur mu ? Biz de diyoruz ki, yabancı erkeklere göstermemeniz şartıyla saç boyatabilirsiniz. Yabancılara göstermemeniz şartıyla istediğiniz renge boyayabilirsiniz.

Bir başka mesele de kadının sesi meselesi. Kadının sesini iki kısma ayırıyoruz:

1. Kadının düz konuşması;

2. Kadının nağmeli sesi. Kadının şarkı, türkü, ilahi, ezan, Kur`an-ı Kerim okuması veya kırıtarak şiir okuması. Kadının sesi düz konuşma şeklinde cazdir, dinlenebilir. Caiz olmaması için  bir sebep de yoktur. Kadının düz konuşurken sesini yabancı erkeklerin dinlemesini yasaklayan bir ayet, veya bir hadis de bilmiyoruz. Ancak şu tavsiye var. Erkeklerle konuşurken kırıtmadan, en kısa şekliyle, fazla da laf etmeden, soracağı şeyi en kısa şekliyle sorarak kadının erkeklerle düz konuşmasının bir sakıncası yoktur. Peygamberimiz (sav) kadınlarla konuşmuştur. Kadınlar diğer erkek sahabilerle konuşmuşlardır. Ancak nağmeli ses, şarkı, türkü, ezan, ilahi, Kur`an-ı Kerimi… erkeklere okuması caiz değildir. Ulusal televizyonlarda saygıdeğer kimi hocalarımız, kadının erkeklerin dinleyeceği şekilde şarkı, türkü, ilahi… söylemesi caizdir diye fetvalar verdiler. Net olarak söyleyelim ki caiz değildir ve yanlış fetva vermişlerdir. Kadının nağmeli sesinin caiz olmadığının delilleri şunlardır: Şimdiye kadar hiçbir kadından müezzin olmamıştır. Asırlar boyu… niye?.. Bütün müslüman kadınların sesi çirkindi de ondan mı hiç müezzin çıkmadı? Yoksa sesleri haramdı da ondan mı? Haramdı da ondan. İkincisi; az önce ayet okudum, Nur suresi 31. ayeti; Kadınlar ayaklarını sert sert yere vurarak yürümesinler. Bilezik sesleri duyulmasın diye. Bilezik sesi dahi haram olan bir kişinin, normal olarak kendi nağmeli sesi de haram olacaktır. Üçüncüsü; en kuvvetli delil bence şu söyleyeceğimdir; Diyelim ki imam ve cemaat ard arda durmuşlar namaz kılıyorlar, imam yanıldığı zaman hemen arkadaki erkek cemaat ayeti okur ve imama hatırlatır. Pekiyi erkek cemaat olmazsa yada erkeklerden ayeti bilen çıkmazsa, yanlışı cemaatten bir kadın fark ederse hadis-i şerife göre kadın ayeti sesli okumaz, sadece elini eline vurur. El çırpmasını duyan imam, “ha demek yanlış okudum” der bir daha baştan alır veya başka bildiği yere geçer, namazı tamamlar. Kadının nağmeli sesi caiz olsaydı, cemaat içindeki o kadın dahi Kur`an-ı Kerim’i nağmeli olarak imama hatırlatırdı. Kadının nağmeli sesini erkeklerin dinlemesi caizdir diyenler bir de şu rivayeti delil getirirler: Peygamber (sav) kadından şarkı dinlemiştir. Öyle olunca bizim de dinlememiz caiz olur. Peygamberimiz (sav) kadından şarkı dinlemiştir amma, o kadın hür kadın değildi cariyeydi. Cariyelerin hükümleri ise farklıdır. Oradaki cariye kelimesini kadın diye genelleştirip aktarırsanız halkı yanıltmış olursunuz. Peygamberimiz (sav) cariyeden dinlemiştir. Hatta olay şöyle vukubulmuştur: Başlarında Peygamberimiz (sav) olmak üzere İslam ordusu, bir savaştan muzaffer olarak dönmüşler. Cariyenin bir tanesi elinde def ile orduyu karşıladı. Cariye, ya Resulallah müsaade edin; ben şarkı söyleyip def çalacağım” dedi. Peygamberimiz (sav) önce müsaade etmedi. Cariye ısrar ederek, ama ben “Resulullah (sav) muzaffer olarak dönerse, def çalıp şarkı söyleyeceğim diye nezrettim, adadım” deyince Resulullah (sav) “madem ki nezrettin öyleyse söyle”, buyurmuştur. Kadınlar kendi aralarında istedikleri kadar nağmeler söyleyip eğlenebilirler, oynayabilirler. Onun herhangi  bir sakıncası yoktur.

Bu arada az önce okunan Nur suresi 30 ve 31. ayetlerine tekrar geliyorum. Her iki ayet şöyle başlıyordu:

قُلْ لِلْمُؤْمِنِينَ يَغُضُّوا مِنْ أَبْصَارِهِمْ وَيَحْفَظُوا فُرُوجَهُمْ

“(Ey Muhammed sav) mü`min erkeklere söyle, gözlerini harama karşı indirsinler ve namuslarını korusunlar”. Öbür ayet de aynı ifadelerle şöyle başlıyor:

وَقُلْ لِلْمُؤْمِنَاتِ يَغْضُضْنَ مِنْ أَبْصَارِهِنَّ وَيَحْفَظْنَ فُرُوجَهُنَّ

“Mü`min kadınlara da söyle, gözlerini indirsinler ve namuslarını korusunlar.” Demek ki kadınlar da yabancı erkeklere bakıp durmayacaklar, gözlerini onlardan ayıracaklardır. Peygamberimiz (sav) Hz. Ali`ye şöyle söylüyor:

يا علي! لا تتبع النظرة النظرة فإنّ لك الأولى وليس لك الآخرة

“Ya Ali, bakış bakışı takip etmesin. İlk bakış senindir ama sonraki bakış senin değildir”. Yani gözün harama değer değmez hemen gözünü ayır. Bakışları devam ettirme. İlk bakış senindir, günah değildir ama ondan sonraki senin değildir. Sonraki bakışlar günah olur. Dolayısıyla Müslüman gözünü öyle alıştırmalı ki gözü harama değer değmez kendiliğinden gözünü çevirmelidir. “Gözünü indir” emri bizim ahlak/ tasavvuf kitaplarımızda “nazar ber kadem” diye ifade edilmiştir. Kadem, ayak demektir. “Nazar” ise Arapçada “bakmak” veya “bakış” demektir. “ber” ise Farsçadır. “üzerine” anlamına gelir. Yani “bakışın ayağının üzerinde olsun, ayağının ucuna bakarak git-gel”, anlamında bir tavsiyedir.



KADINLAR ZİYNETLERİNİ KİMLERE GÖSTEREBİLİR (AMA KiMLERE..)

Kadınlar, az önceki, Nur suresi 31. ayette kadınların, ziynetlerini kimlere gösterebileceğini Allah Teala sıralamaktadır:

·   Kadın ziynetini, kocasına gösterir. Onda zaten hiçbir sakınca yoktur.

·   Mahrem olan erkeklere yani ebediyyen aralarında nikah yasağı bulunan erkeklere gösterir.

·   Şehvetsiz erkeklere, şehvet hissi kalmamış erkeklere gösterir.

·   Küçük çocuklara gösterir.

·   Cariyelere gösterir.

Bu arada, esas soru olarak sordukları meseleye geliyorum ayette (أَوْ نِسَائِهِنَّ ) “kendi kadınlarına da” gösterebilirler. “kendi kadınları” ne demektir. Üç tane görüş naklediyorum: Bunlardan sanıyorum üçüncüsü en doğrusu.

Birinci görüş; Müslüman kadınların hepsine gösterebilir. Gayr-i müslim kadınlara gösteremez ve müslüman kadın gayr-i müslim kadınlar yanında açılamaz.”görüşü. İkincisi; “bütün kadınlara gösterebilir. Ayette geçen “kendi kadınları” burada kendisine ait bir sınırı ifade etmiyor, ayetin üslubu gereği böyle söylenmiştir. Üçüncüsü; ne bütün müslüman kadınlar ne de gayr-i müslimler, böyle bir ayrıma gitmeden, kadın kendisinin hayatını paylaştığı, hemhal olduğu, gidip geldiği, düşüp kalktığı kim varsa yani kendi çevresindeki kadınların tümüne gösterebilir. Bu arada şunu da özellikle belirtiyorlar: Çenesi düşük kadınlara ziynetler gösterilmez. Yani bir kadın düşününüz ki sen onun yanında biraz açılıp saçıldığın zaman ağzında bakla ıslanmıyor hemen kocasına, başka erkeklere… filan kadını gördüm şöyleydi, böyleydi” diye anlatıyorsa, bu kadınların yanında da açılmak doğru değildir. Bundan şunu da anlıyoruz: Herhangi birimiz bir kadın yanımızda kaza-ra açılacak olursa, ondan hoşumuza giden bir yer olsa bile gidip başka yerlerde onu anlatmayacağız. Kadınlar etrafında meydana gelen fitnelerin önemli bir kısmı bu anlatımlara dayanır. Bu anlatımlar, muhatabın zihninde gittikçe bir hayal oluşturuyor. Derken arzu, istek uyandırıyor. Nihayet bu kişiyi gayr-i meşruluklara sevk ediyor.

Bu arada hemen şunu hatırlatalım: Ayet bitecekken Cenab-ı Hakk`ın, kullarına merhametinden dolayı candan bir teklifi var. O ayette (Nur: 31) şöyle diyor Rabbimiz Teala:

وَتُوبُوا إِلَى اللَّهِ جَمِيعًا أَيُّهَا الْمُؤْمِنُونَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ

“Ey mü`minler! Toptan Allah`a tövbe ediniz ki kurtulasınız.”

“Ey mü`minler!”, Cenabı Hak merhametinden böyle sesleniyor bize. Adeta satır aralarında şunu söylüyor Cenab-ı Hak: “Ey kullarım, ben sizi çok seviyorum, sizin ahirette eziyet çekmenize ben razı değilim. Öyleyse toptan tevbe ediniz ki kurtulasınız.”

Ha bir de şunu ekleyeyim: “yolculukta kadın” meselesi. Kadın yolculuğa tek başına gidebilir mi? Hacca, umreye gidebilir mi? Vesaire.

Kadının yola çıkmasına, evinden çıkıp dönünceye kadar can ve mal, özellikle de namus konusunda, emniyet içerisinde gidip gelebiliyor mu, gelemiyor mu? Herhangi bir tehlike varsa gidemez. Tehlike yoksa gidebilir. Hatta namusu evinden dışarı, sokağa çıktığı zaman tehlikedeyse, evinden çıkması da caiz olmaz. Öyleyse namus fitnesine bağlı olarak kadın, yolculuğa gider yada gidemez. Ona göre karar vermemiz gerekir. Mevcut şartlarda, yaşı biraz daha ilerlemiş olan kadınlar soruyorlar genelde, hac ve umre mevsimi geldiği zaman. “Ben filan kafileye katılarak hac veya umreye gidebilir miyim ?” Bu soruyu “gidebilirsiniz” diye ceaplandırıyoruz mevcut şartlarda.

Bir mesele daha, “kaş alma” meselesi. Kaş alma ya da “estetik müdahale”, yerine göre caizdir, yerine göre caiz değildir. Kadının normal yaradılışta bir yapısı varsa biraz daha estetikleşmek için müdahale caiz değildir. Ve bu şekilde müdahale edenlere, Allah, lanet etmiştir, Resulullah (sav) lanet etmiştir. Mesela diyelim ki normal bir kaşı var kadının, ya da dişleri normal. Normal olan bu yapıyı biraz daha çekici ve estetik hale getirmek için yapılan müdahele caiz değildir. Bunu yaptığımız takdirde lanete uğrayacağımızı bilelim. Ama bir kadın da diyelim ki hormonal bir bozukluğu varsa, istenmeyen tüyler… vs. şunlar bunlar çıkmışsa bunları normalleştirmesi, dolayısıyla estetik müdahalede bulunması caizdir, hiçbir sakıncası yoktur.

Şimdi sonuca doğru geliyorum:

Her şeyden önce bütün amellerimizde olduğu gibi, bu tesettür konusunda da Allah’ın rızasını ön plana almamız gerekmektedir. Niyetimiz, Allah’ın rızasını kazanmak olmalıdır ve Allah Teala ne buyurdu ise zorlamaya gerek kalmadan, doğrudan doğruya kendi içimizden gelerek, teslim olarak uymak durumundayız. Biz tesettürümüzü yeniden Allah’ın muradı doğrultusunda gözden geçirmek durumundayız. “Başımı örttüm, pardüse de örttüm, öyleyse iş tamam”, demeyelim. Eksiklerimiz vardır, olabilir. Tekrar gözden geçirelim. Ve kadın kuruluşlarının öncülüğünde, toplu olarak yeniden bir kıyafet belirlemesine belki de ihtiyacımız var. Yeniden bir kıyafet belirlemesine, gelinlik belirlemeye veya diğer kıyafetleri belirlemeye ihtiyacımız vardır. Bunları üretirken de, düşünürken de söylediğim o dört ilkeyi göz önünde bulundurmamız lazım gelmektedir. Neticede ‘ müslüman’ demek, ‘teslim olmuş kişi’ demektir. Biz de Allah’ın emrine teslim olmuşsak, müslüman olmuş oluruz. Yok, Allah’ın dediği bir tarafta, kendi arzumuz; nefsimiz başka bir tarafta ise, o takdirde biz özde değil sözde müslümanız sonucu çıkar. Hepinizi, hepimizi Allaha emanet ediyorum. Dünyada da, ahirette de Allah’ın rızasını kazanan kullar olmamız dileğimizdir.

es-Selamu aleyküm ve rahmetullah.
Logged


"." kadar menfaat için "," kadar eğilme...
Sayfa: [1]
Hayatname.com  |  Hayatın Anlamı  |  Stratejik Hayat  |  Kültürümüz & Kimliğimiz  |  Gerçek Tesettur « önceki sonraki »
    Gitmek istediğiniz yer: