Edebiyat Türleri ve Edebi Akımlar
 

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
24 Mayıs 2012, 12:51:28
79063 Mesaj 10725 Konu Gönderen: 1295 Üye
Son üye: selcen
Hayatname.com  |  Hayat Bilgisi  |  Genel Kültür  |  Kültür & Edebiyat  |  Edebiyat Türleri ve Edebi Akımlar 0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: [1]
Gönderen Konu: Edebiyat Türleri ve Edebi Akımlar  (Okunma Sayısı 266 defa)
Tebessüm
eyhayat..
Admin Yardımcısı
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 7827



WWW
« : 11 Nisan 2008, 13:45:57 »

DİĞER AKIMLAR DA EKLENECEKTİR...


ESKİ TÜRK EDEBİYATI

Eski Türk Edebiyatı

XIII. asırdan sonra Türk cemiyet hayatında çeşitli zümre ve çevrelerin

teşekkülü, değişik edebî mahsullerin ortaya çıkmasına sebep olmuştu. Saray,

konak, medrese çevrelerinde ve bunlara yakın topluluklarda okumuşlara

mahsus yeni bir edebiyat doğmaya başlamıştı. Kaynağını ve örneğini daha çok

İran edebiyatından alan, İslâm kültürünün bütün kollarından belenen, Türk

ruhunun hususiyetlerini aksettiren ve mahallî çizgileri veren bu edebiyat, 600

yıldan fazla devam etmiş ve canlılığını kaybetmekle beraber günümüze kadar

gelmiştir.

Yüksek zümre edebiyatı denen ve asırlar boyunca dil ve muhteva bakımından

örnek teşkil ettiği ve okullarda okutulduğu için "klasik" kabul edilen bu

edebiyat, umumiyetle Divan edebiyatı ismiyle tanınmıştır. Bu suretle

adlandırılmasına sebep, bu edebiyatın daha çok manzum eserlerden meydana

gelmesi ve şiir kitaplarına "divan" denmesidir.

Divan şiiri Anadolu'da XIII. asırda Selçuklular zamanında Hoca Dehhânî ile

başlamıştır. XIV. asırda Ahmedî, Şeyhoğlu, Ahmed-i Dâî gibi şairlere sahip

bulunan bu edebiyatın ilk büyük üstadı XV. asırda yaşamış olan Şeyhî'dir. Fatih

devrinde Ahmet Paşa ve daha sonra Necâtî'yi yetiştiren Divan şiiri XVI. asırda

Zâtî, Bâkî, Hayâlî, Taşlıcalı Yahya, Nev'î, Fuzûlî, Rûhî-i Bağdâdî, Hâkanî, XVII.

asırda Şeyhülislâm Yahya, Nef'î, Nâilî, Necâtî, Nev'î-zâde Atâî, Nâbî, Sâbit.

XVIII. asırda Nedim, Şeyh Galib, Râgıb Paşa, XIX. asırda Yenişehirli Avni, Ziya

Paşa gibi büyük sanatkârların eserleriyle fevkalâde bir gelişme göstermiştir.

İslâm kültürü kaynağından beslenen ve bilhassa başlangıçta İran edebiyatını

örnek alan Divan edebiyatımız muhteva itibariyle çok çeşitli unsurlara

dayanmaktadır. Divan edebiyatının iç zenginliğini ve özünü teşkil eden ve

bugün onu iyi anlamak için bilinmesi gereken bu eski kültür ve bilgi malzemesi

şunlardır :

1- Dinî inançlar (âyet ve hadisler)

2- İslâmî ilimler (tefsir, kelâm, fıkıh)

3- İslâm tarihi

4- Tasavvuf ve remizleri

5- İran mitolojisi (şahsiyetler ve hâdiseler)

6- Peygamber kıssaları, mûcizeler, efsaneler, rivayetler

7- Tarihî, efsanevî, mitolojik şahsiyetler ve hâdiseler

8- Çağın ilimleri (hikmet, kimya, hendese, tıp vs.)

9- Türk tarihi ve millî kültür unsurları

10- Devrin edebiyat anlayışı ve edebî bilgileri (belâgat)

11- Dil malzemesi (deyimler, atasözleri; Arapça ve Farsça kelimeler, şekiller,

tamlamalar, birleşik sıfatlar vs.)




Milli Edebiyat Dönemi


Meşrutiyet (1908) 'den sonra memlekette başlayan ve o devirde “Türkçülük”

adı verilen milliyet hareketi, “edebiyatta millî kaynaklara dönme” düşüncesinin

doğmasına yol açmıştır. “Millî kaynaklara dönme” sözüyle ; dilde sadeleşme,

aruz vezni yerine hece veznini kullanma, yerli hayatı yansıtma kastedilmiştir.

Bunları gerçekleştirmeyi ülkü edinen edebiyat akımına “Millî Edebiyat” adı

verilmiştir.

a. Dilde sadeleşme hareketi 1911 nisanında Selanik'te Ömer Seyfettin, Ali

Canip ve Ziya Gökalp tarafından çıkarılan Genç Kalemler dergisinde “Yeni

Lisan” adıyla ileriye sürülmüştür. Bunlar, konuşma dilini yazı dili haline getirme

davasını benimsemişler, “Millî edebiyat'ın millî lisan'dan doğacağı”nı (Ömer

Seyfettin) söylemişlerdir. Bu hareket kısa zamanda tutunmuş ve XX. yüzyıl

edebiyatının ayırıcı niteliği olmuştur.


b. Aruz vezni yerine hece veznini kullanma davası ilkin Mehmet Emin'in 1897

Yunan savaşı dolayısıyla yayınladığı Türkçe Şiirler adlı kitabı vesilesiyle ortaya

sürülmüş, Rıza Tevfik'in halk şiirleri yolundaki koşma ve nefesleriyle

desteklenmiş ise de, uzun zaman gerçekleşememiş; ancak Birinci Dünya Savaşı

içinde, özellikle 1917'de Servet-i Fünun dergisi tarafından “Şairler Derneği”

adıyla toplanan gençler (Orhan Seyfi, Yusuf Ziya, Faruk Nafiz, v.b.) tarafından

benimsenmiştir.Bu dönemde aruz vezni de bir yandan sürüp gitmiş ve Mehmet

Akif, Ahmet Haşim, Yahya Kemal gibi üç kuvvetli sanatçının elinde varabileceği

gelişmenin en yüksek noktasına erişmiştir.

c. Yerli hayatı yansıtma davası ise, yalnız birkaç şair (Mehmet Emin, Mehmet

Akif, kimi şiirleriyle Yahya Kemal, Cumhuriyet devrindeki bazı şiirleriyle Faruk

Nafiz, v.b.) ve daha çok hikâye ve roman yazarları tarafından benimsenmiştir.

ç. Şiir alanında, hece vezninin ilk ürünlerini veren şairlerin (Mehmet Emin'den

başka) hemen hepsi bir yandan aruzla yazmışlar; bir yandan da, Türkçülük

hareketinin ve Ziya Gökalp'in etkisiyle, hece veznine yönelmişlerdir. Ne var ki,

bunların hece vezniyle ortaya koydukları ürünler, yalnız biçim (dil, vezin, nazım

biçimi) kaygısıyla yetinilen, derinliği olmayan, yalınkat manzumelerdir.

Gerçek değer taşıyan şiirler, aruzun son üç ustasının “Mehmet Akif, Ahmet

Haşim, Yahya Kemal” kaleminden çıkmıştır. Bunlardan Mehmet Akif, önce Tev*

fik Fikret'in uyguladığı “nazmı nesre yaklaştırma” hareketini sürdürüp

geliştirmiş; Ahmet Haşim ile Yahya Kemal ise, bunun tam tersi bir tutumla, “şiir

nesre çevrilme olanağı bulunmayan nazımdır; (...) musiki ile söz arasında,

sözden çok musikiye yakın, ortalama bir dildir” (A.Haşim), ve “Şiir, nesirden

bambaşka bir hüviyettedir; musikiden başka türlü bir musikidir” (Y. Kemal)

görüşünü savun*muş ve uygulamışlardır. Bu üç şair, bir yandan da, Türk şiirinde

üç ayrı akımın temsilcisi olmuşlardır : Mehmet Akif, şiirde Tevfik Fikret'ten devir

aldığı “Realizm” akımını geliştirmiş, “hayal ile alışverişi olmadığını, her ne

demişse görüp de söylediğini, en beğendiği mesleğin hakikat olduğunu”

bildirmiş, Fecr-i Âti topluluğundan gelen Ahmet Haşim, Batıdan

gördüğü “Sembolizm” akımını benimsemiş, “dünyanın şekillerini hayal

havuzunun sularında seyrettiğini; onun için, dünyanın taşlarını ve bitkilerini

renkli bir akis gibi gördüğünü” belirtmiş; Yahya Kemal de, yine Batıda

gördüğü “Romantizm” akımını benimsemiş ve bu anlayışla, Divan şiiri yolunda

klasik şiir denemelerine girişmiş; sade dille ve yeni nazım biçimleriyle yazdığı

şiirlerinde de yine biçim kusursuzluğuna, yapmacıksız ve sağlam anlatıma önem

vermiştir.

Meşrutiyetten Mütareke sonuna kadar süren ve Trablusgarp Savaşı (1911),

Balkan Savaşı (1912-1913), İkinci Dünya Savaşı (1914-1918), Mütareke yılları

(1919-1922) gibi büyük olayları içine alan ve Osmanlı İmparatorluğunun

parçalanıp yıkılmasıyla sonuçlanan bu dönemde, önemli sayılan yalnız iki şair

(Mehmet Emin, Mehmet Akif) toplumsal konulara yönelmiş; ötekiler, ortalıkta

sanki hiçbir şey yokmuşçasına, sadece aşk, özlem v.b. gibi, bireysel ve

duygusal konular ve temalar üzerinde durmuşlardır.

Hikâye ve roman alanında, bir bölüğü “Fecr-i Âti” topluluğundan gelen “Yakup

Kadri, Refik Halit), bir bölüğü bu topluluk dışında kalan (Ebubekir Hâ*zım, Ömer

Seyfettin, Halide Edip, v.b.) sanatçılar, aralarındaki sanat anlayışı ve dünya

görüşü ayrılıklarına rağmen, yerli, hayatı yansıtma konusunda birleşmiş

görünüyorlar. Tanzimat ve Edebiyat-ı Cedide hikâye ve romanlarında vakaların

İstanbul sınırları içinde kapalı durmasına karşılık, bu devirde, hikâye ve roman

yurdun her köşesine açık tutulmuş, her tabakadan halkın yaşayışı konu olarak

ele alınmıştır. Özellikle köy ve taşra hayatını anlatan başarılı ilk örnekler

(Ebubekir Hâzım: Küçük Paşa; Refik Halit: Memleket Hikâyeleri; Reşat Nuri:

Çalıkuşu, v.b.) bu devirde verilmiştir. Kimi kitapların adları dahi (Refik Halit:

Memleket Hikâyeleri: Ömer Seyfettin: Yalnız Efe - Anadolu romanı; Yakup

Kadri: yarım kalan Ateşten Gömlek - Anadolu romanı) sonradan “memleket

edebiyatı” diye adlandırılan bu çığırı açıkça belirtir. İlkin edebiyatdışı bir

amaçla, “taşraların ne halde olduklarını, köylülerin ne yaptığını, ne istediğini,

memleketin neye muh*taç olduğunu yerinde görüp incelemek” için Tanin

gazetesinin Anadolu'ya gönderdiği bir yazarının Anadolu'daki şehir, kasaba ve

köyleri dokuz ay (1909-1910) adım adım dolaşarak hazırladığı röportaj

niteliğindeki gezi notları (Ahmet Şerif: Ana*dolu'da Tanin) ve aynı yıl

içinde “Anadolu fatihaları” nı dile getirmek amacıyla yazılan, fakat yayınlandığı

zaman hiç de ilgi uyandırmadığı halde, Cumhuriyet devrinde dikkati çeken bir

roman (Ebubekir Hâzım: Küçük Paşa) ile açılan bu çığır; Refik Halit'in Anadolu

sürgününden getirdiği hikâyeler “Memleket Hikâyeleri” ile geniş bir ilgi görmüş;

Kurtuluş Savaşı yıllarında ise Anadolu insanının çetin alınyazısı üzerine eğilme

hareketi (Halide Edip: Dağa Çıkan Kurt, Ateşten Gömlek / Yaban, Millî Savaş

Hikâyeleri) artık zorunlu ve yaygın bir hal almıştır.

Gözleme dayanan bu yerli hayatı yansıtma isteğinin sonucu olarak, çoğu

yazalar Realizm (Ömer Seyfettin, Yakup Kadri, Refik Halit, Reşat Nuri, Memduh

Şevket, v.b), hatta kimileri Natüralizm (Bekir Fahri, Selâhattin Enis, kimi

hikâyeleriyle F. Celâleddin, kimi romanlarıyla Osman Cemal, v.b.) ilkelerini

benimsemişlerdir

Çoğu Fransız (Yakup Kadri, Refik Halit Reşat Nuri, Peyami Sata, Abdülhak

Şinasi), kimisi İngiliz (Hailde Edip), kimisi Rus (Memduh Şevke) edebiyatlarının

etkisi altında kalan bu devir sanatçılarının bir bölüğü de Hüseyin Rahmi ve

Ahmet Rasim yolunu sürdürmüşlerdir (Ercüment Ekrem, Sermet Muhtar, Osman

Cemal, kimi hikâyeleriyle F. Celâlettin).

Parti kavgalarının kızıştığı Meşrutiyet ve Mütareke devirlerinde okuyucunun

mizaha ve toplumsal yergiye düşkünlük göstermesi, bir çok yazarın (Ömer

Seyfettin, Refik Halit, Ercüment Ekrem, Sermet Muhtar, Osman Cemal, Reşat

Nuri, F. Celaleddin v.b) mizaha eğilim göstermesine yol açmıştır.

Tiyatro alanındaki verim, hikâye ve roman kadar başarılı sayılamaz. Ger*çi,

Meşrutiyetin ilânıyla birlikte birçok tiyatro topluluğu ortaya çıkmış; hattâ bir de

tiyatro okulu açılıp ilk resmî tiyatro (Dârülbedayi-i Osmanî) kurulmuş; bunlar

eser yetiştirmek için pek çok yazar o alanda birtakım denemelere girişmiş ise

de, bunların çoğu başarı çizgisinin çok altındadır. çeviri ve uyarlama arasında

bir tek çevirmenin (İbnürrefik Ahmet Nuri) uyarlamaları belli bir değer çizgisinin

üstüne çıkmıştır.

Bu devrin başlıca yazar ve sanatçıları şunlardır:

Bilim yolunda

Ziya Gökalp. Fuat Köprülü. v.b.

Şiir alanında

(Aruz vezniyle) Mehmet Akif, Ahmet Haşim, Yahya Kemal Beyatlı, v.s.

(Hece vezniyle) Mehmet Emin Yurdakul, Rıza Tevfik Bölükbaşı, Halit Fahri

Ozansoy, Enis Behiç Koryürek, Orhan Seyfi Orhon, Yusuf Ziya Ortaç, Faruk

Nafiz Çamlıbel, v.b. (Bunlardan Ahmet Haşim fıkra ve gezi notları; Yahya Kemal

makale; Halit Fahri, Yusuf Ziya, Faruk Nafiz man*zum oyun da yazmışlardır.)


Hikaye ve roman alanında

Ebubekir Hâzım Tepeyran, Ömer Seyfettin, Halide Edip Adıvar, Yakup Kadri

Karaosmanoğlu, Refik Halit Karay, Ercüment Ekrem Talu, Selâhattin Enis, F.

Cemâlettin, Osman Cemal Kaygılı, Reşat Nuri Güntekin, Peya*mi Safa, Memduh

Şevket Esendal, Halikarnas Balıkçısı, Sermet Muhtar Alus, Abdülhak Şinasi

Hisar, Mahmut Yesari. v.b.

(Bunlardan Ömer Seyfettin, Yakup Kadri, Refik Halit, Reşat Nuri, Sermet

Muhtar, Mahmut Yesari oyun da yazmışlardır. İçlerinde anı yazanlar da vardır:

Ebubekir Hâzım, Ömer Seyfettin, Halide Edip, Yakup Kadri, Refik Halit, Memduh

Şevket, Halikarnas Balıkçısı. Bir çoğu fıkra ve makale de yazılmıştır.)



Tiyatro alanında

Musahip-zâde Celâl, İbnürrefik Ahmet Nuri, v.b.


Gezi ve röportaj alanında

Ahmet Şerif

Röportaj - Mülâkat alanında

Ruşen Eşref Ünaydın

Gezi, anı, deneme, fıkra, makale alanlarında

Falih Rıfkı Atay, vb
Logged

Tebessüm
eyhayat..
Admin Yardımcısı
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 7827



WWW
« Yanıtla #1 : 11 Nisan 2008, 13:46:48 »

Edebiyat-ı Cedide ( Servet-i Fünun Edebiyatı )

Edebiyat-ı Cedide, II.Abdülhamit (hük. 1878-1909) devrinde, Servet-i Fünun

dergisi çevresinde toplanan sanatçıların Batı edebiyatı yolunda meydana

getirdikleri bir edebiyat hareketidir.

Bu edebiyat, 1896'dan 1901'e kadar sürmüştür. Recai-zâde Mahmut Ekrem,

1895 sonunda, Malûmat adlı bir dergide yazan Muallim Naci izleyicileriyle

kafiyenin göz için mi, kulak için mi olduğu tartışmasına girişmiş ve bu gazeteye

karşı cevaplarının bir kısmım Ser*vet-i Fünun dergisinde yayınlamıştır. Servet-i

Fünun, Recai-zâde'nin Mekteb-i Mülkiye'den öğrencisi olan Ahmet İhsan

Tokgöz tarafından 1891 yılından beri çıkarılmakta idi. Recai-zâde, bunu bir

edebiyat dergisi hâline getirmek için Ahmet İhsan‘la anlaşmış ve kendisinin

Mekteb-i Sultanî (Galatasaray Lisesi) den öğrencisi olan Tevfik Fikret'i

derginin “kısm-ı.edebî ser-muharrirliği” ne getirmiştir. O sırada Mektep ve

başka dergilerde yazan ve Recai-zâde tarafını tutan başka gençlerin de 1896

'da bu dergi çevresinde toplanmasıyla “Edebiyat-ı Cedide” topluluğu meydana

gelmiştir.

Edebiyat-ı Cedide'nin başlıca özellikleri şu noktalar üzerinde toplanabilir:

a. Edebiyat-i Cedide sanatçıları Batı uygarlığına, özellikle Fransa'ya hayranlık

göstermişler, Türkiye'nin Avrupalaşma yoluyla yükseleceğine inanmışlar, orada

sanat, bilim, ne buldularsa Türkiye'ye aktarmaya çalışmışlar; laik bir zihniyeti

benimsemişler ve daima dindışı şiirler yazmışlardır.

b. Devlet ve siyaset konularına dokunmak, vatan, hürriyet, istikIâl, inkılap v.b.

gibi, sözcük ve kavramları kullanmak yasak olduğu için, açıkça toplumsal

yazılar yazmak olanağı bulunamamış, ancak aşk, merhamet v.b. gibi suya,

sabuna dokunmayan temalar üzerinde dolaşılmıştır. (Edebiyat-ı Cedide

sanatçıları bu yüzden, daha sonraki devirlerde, memleketi yansıtmamak ve

ulusal olmamakla suçlandırılmışlardır).

c. Çağdaş Fransız edebiyatı örnek tutulmuş, hikâye ve romanda Realizm ve

Naturalizm, şiirde Parnasizm ve Sembolizm akımlarının etkisi altında kalmıştır;

Parnasyenlerin etkisiyle, “sanat sanat içindir” görüşü benimsenmiştir.

(Fikret, “toplum için sanat” anlayışıyla de eserler vermiştir).

ç. Tanzimat sanatçılarının tersine olarak, halka seslenmek düşünülmemiş,

havasa mahsus bir edebiyat meydana getirilmiştir ; kendilerinin de söylediği

gibi ; “Servet-i Fünun edebiyatı umuma avâma mahsus değildir”.

d.Bu düşünüşün bir sonucu olarak, dil konusunda da Tanzimat sanatçılarından

daha geri bir anlayışla, konuşma dilinden büsbütün uzaklaşılmış yazı dilinde o

zamana kadar kullanılanlardan başka, Arap ve Farsça sözcükleri karıştırarak

Türkçe'de kullanılmayan birtakım yeni sözcükler (nahcir [av], şegaf [çılgınca

sevgi], tirâje [alâimisema, gökkuşağı] v,b.) bulunup çıkarılmış; Batı

ede*biyatından alınan yeni kavramlar Fars dilinin kurallarıyla kurulmuş birtakım

yeni isim ve sıfat tamlamaları (sâât-ı semen-fâm [yasemin renkli saatler],

lerziş-i bârid [soğuk titreme], v.b...) ve yeni bileşik sıfatlar (tehi-baht [boş

talihli], şikeste-reng [kırık renkli], v.b...) ile karşılanmış: aynen Fransızca'da

görü*len birtakım yeni deyim ve söyleyişler de (el sıkmak, dest-i izdivacını

talep etmek v.b.) Türkçe'ye aktarılmış, nesirde Fransızca'nın sözdizimi Türk

diline uydurulmaya çalışılmıştır.

e. Benzetmelerle yüklü olan süslü bir dille yazmak, yerli yersiz ah!, oh! gibi

ünlemlere fazla yer vermek., ve bağlacını sık sık kullanmak, bir düşünceyi

kuvvet*lendirmek veya ondan dönmek maksadıyla söz arasına evet evt!, hayır

hayır! gibi sözcükler sıkıştırmak, ikide bir güzelim!, meleğim! gibi hitaplarda

bulunmak Edebiyat-ı Cedide üslubunun başlıca zayıf, yapmacıklı yanıdır.

f. Hikâye ve roman türünde teknik kuvvetlenmiş (mesela, süs için yazılan

gereksiz tasvirler ve konu dışı bilgi vermeleri vak'anın yürüyüşü durdurulmamış,

serde yazarın kişiliği gizlenmiştir) ; Fransız realist ve natüralist yazarlarının

eserleri örnek tutulmuş; bunun sonucu olarak, hep hayatta görülen ya da

görülmesi olanağı bulunan olay ve kişiler anlatılmıştır; vak'alar çok defa

İstanbul'da geçirilmiştir. (Abdülhamit devrinde memlekette gezi özgürlüğü

olmadığı için, yazarlar memleketin İstanbul dışındaki yerlerini tanımıyorlardı).

Türk Edebiyatı'nın bu devrine Servet-i Fünun Devri denilmesi bu edebi

hareketin Servet-i Fünun Dergisinde gerçekleşmesi ile ilgilidir.Divan edebiyatına

karşı kurulmasına karşı çalışılan Avrupai Türk edebiyatını ifade için

kullanılmasına Tanzimat devrinde başlanmış olan Edebiyat-ı Cedide teriminin de

bu harekete ad olması ise hareketin bu terimi tamamiyle benimseyip kendi

hakkında da pek sık kullanmasındadır.

Edebiyat-ı Cedide'yi meydana getirenler:Şair olarak,Tevfik Fikret,Cenap

Şahabettin,Hüseyin Suat,Ali Ekrem,Ahmet Reşit,Süleyman Nazif,Celal Sahir.

Hikayeci ve romancı olarak:Halit Ziya,Mehmet Rauf,Hüseyin Cahit,Ahmet

Hikmet.

17 Mart 1891'de İstanbul'da Ahmet İhsan tarafından çıkarılmasına başlanılan

Servet-i Fünun, isminden de anlaşılacağı gibi başlangıçta daha çok fenni

yazılara yer veren bir dergiydi. Tevfik Fikret'in yazı işleri müdürlüğüne

gelmesinden sonra tam bir edebiyat ve sanat dergisi olmaya başladı. Bu

dönemde her türlü yayın büyük bir kontrol,basın sıkı bir sansür altında idi.

Dergi kısa zamanda gerek şekilce ve gerekse duyuş ve hayaller bakımından

tamamıyla Avrupai şiirler,hikayeler,romanlarla dolmaya başladı.Türk şiirine

Fransız şiirinden birçok yeni hayaller getirildi.Bunları ifade için yeni tamlamalar

kullanıldı.Sözlüklerden yeni yeni Farsça ve Arapça kelimeler çıkarıldı.Böylece

konuşma dilinden iyice uzaklaşıldı.1898 Yılının sonlarında Servet-i Fünuncular

eski edebiyatı tutanlara karşı mücadeleyi kazanmıştır.

Yazarların kendi aralarında bazı anlaşmazlıklar ortaya çıktı.Zaten sanat

anlayışında esaslar bakımından birleşmekle beraber bunların uygulanmasında

öteden beri aralarında bazı görüş ayrılıkları vardı.1901 Yılının başlarında idari bir

mesele yüzünden Ahmet İhsan ile Tevfik Fikret'in arasıda anlaşmazlıklar

çıktı.Tevfik Fikret'in dergiden ayrılması üzerine Servet-i Fünun ciddi bir

bulanımın içine düştü.Dergi II. Abdülhamit tarafından kapatıldı ve sorumluları

mahkemeye verildi.Mahkeme tarafından şuçsuz bulundan Servet-i Fünun 5

Aralık 1901'de tekrar yayınlanmaya başladı.Ama kısa bir süre sonra tekrar

dağıldı.Servet-i Fünuncular II.Meşrutiyet'e kadar pek az şey yayınladılar. Bu

tarihten sonra tekrar ortaya çıktılarsa da şartlar değişmiş ve yeni bir nesil

yetişmişti. Servet-i Fünuncular çalışmalarına ayrı ayrı dergilerde ve dağınık bir

şekilde sürdürdüler ise de hiçbir zaman tekrar bir araya gelemediler.

Edebiyat-ı Cedide'nin başlıca sanatçıları şunlardır:


Şairler:

Tevfik Fikret, Cenap Şahabettin, Hüseyin Siret Özsever, Hüseyin Suat Yalçın,

A. Nadir (Ali Ekrem Bolayir), Süleyman Nesip (Süleyman Paşa-zâ*de Sami),

İbrahim Cehdi (Süleyman Nazif), H..Nâzım (Ahmet Reşit Rey), Faik Ali

Ozansoy, Celâl Sahir Erozan, v.b.


Nesirciler:
Halit Ziya Uşaklıgil, Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit Yalçın, Müftüoğlu Ahmet

Hikmet, Safve*t Ziya. v.b.




Edebiyat-ı Cedide, diğer bilinen ismiyle Servet-i Fünun Edebiyatı, II.

Abdülhamit döneminde, Servet-i Fünun dergisi çevresinde toplanan

sanatçıların batı etkisinde geliştirdikleri bir edebiyat hareketidir. Bu hareket

1896'dan 1901'e kadar etkili olmuş ve II. Abdülhamit'in baskı döneminden

geçmiştir. 16 Ekim 1901 yılında Hüseyin Cahit Yalçın'ın Fransızcadan

çevirdiği "Edebiyat ve Hukuk" başlıklı makalenin dergide yayınlanması üzerine

dergi kapatılmış, dolayısıyla Servet-i Fünun topluluğunun faaliyetleri de son

bulmuştur.



Servet-i Fünun dergisi

Servet-i Fünun dergisi aslen bir bilim dergisi olarak, Recaizade Mahmud

Ekrem'in Mekteb-i Mülkiyeden öğrencisi Ahmet İhsan Tokgöz tarafından 1891

'de çıkarılmaya başlanır. Recaizade Mahmud Ekrem bu dergiyi bir edebiyat

dergisi haline getirmek için Ahmet İhsan ile anlaşır. Galatasaray Lisesi'nden

öğrencisi olan Tevfik Fikret'in derginin Kısm-i edebi der- muharrirliği (edebiyat

bölümü şefi, sorumlusu) görevine getirilmesini sağlar. O sırada Mektep dergisi

de dahil olmak üzere başka dergilerde de yazmakta olan Recaizade, 1895

yılında okuyucularıyla kafiye'nin göz için mi, kulak için mi olduğuna dair bir

tartışmaya girer. Bu tartışmanın bir kısmı Servet-i Fünun dergisinde yayınlanır.

1896'da yazarın etrafındaki gençlerin de bu dergi çevresinde toplanmasıyla

Servet-i Fünun topluluğu meydana gelir.



Hareketin nitelikleri

II. Abdülhamit döneminde yaşanan siyasal ve sosyal olaylar ve devrin baskıcı

yönetimi Servet-i Fünuncuların edebiyat anlayışını da etkilemiştir. Dönemin

edebiyatı karamsar, bireyin iç dünyasına yönelik, hayal ve gerçek arasına

sıkışmış bir tablo çizmiştir. Bu nedenle Servet-i Fünuncularda kaçış teması

sıkça işlenmiştir. Bunun en açık ifadesi, bu topluluğa mensup sanatçıların Yeni

Zelanda'ya ya da Manisa'da bir çiftliğe yerleşme düşüncesindedir.[kaynak

belirtilmeli]

Bu nedenlerden dolayı Servet-i Fünun edebiyatı kırılgan, hassas, duygusal bir

yapıya sahiptir. Duygularını eserine yansıtmak isteyen sanatçılar kendilerini

ifade aracı olarak gördükleri dili zenginleştirme çabasına girer. Bunun yansıması

olarak bu dönemde Arapça, Farsça ve Fransızca'dan çok sayıda sözcük

edebiyata girer. Yani Tanzimat'ta görülen dili sadeleştirme çabaları Servet-i

Fünun'da son bulmuştur. Bu nedenle akım genç kuşaklar tarafından şiddetle

eleştirilmiştir.

Edebiyat yalnız aydın kesime odaklanmış ve sanat için sanat ilkesini

benimsemişlerdir. Fransız Romantiklerinden, Parnasiyenlerde ve

Sembolistlerden etkilenmişlerdir. Fransız şair ve yazarların eserleri Türkçe'ye

çevrilmiş ve dönemin sanatçılarınca örnek alınmıştır. Servet-i Fünun

eserlerinde görülen anlam kapalılığının da bundan kaynaklandığı söylenebilir.

Servet-i Fünun edebiyatının, modern Türk edebiyatının olgunlaşmasında çok

önemli bir kilometre taşı olduğu söylenebilir. Bu dönemde edebiyatımızda yoğun

bir Avrupa etkisi görülür. Tanzimat'la ilk kez denenen Batı kaynaklı edebiyat

türlerinde daha başarılı örnekler verilir. Sanat, halkı bilinçlendirmek için

kullanılan bir araç olmaktan çıkar ve duyguların estetik bir yansıması haline

dönüşür.


Hareket daha sonraları Serveti-i Fünun dergisini sürdüren ve kendilerine Fecr-i

Aticiler denilen Ahmet Haşim, Refik Halit Karay, Ahmet Mithat ve Ahmet Rasim

gibi yazar ve şairler tarafından aynı ilkelerle izlendi.
Logged

Tebessüm
eyhayat..
Admin Yardımcısı
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 7827



WWW
« Yanıtla #2 : 11 Nisan 2008, 13:48:21 »

Divan Edebiyatı


Türk edebiyatı XIV.asırdan Tanzimat dönemine kadar doğu medeniyetinin,

dolayısıyla beş yüz yıl İran ve Arap edebiyatlarının etkisi altında yaşamıştır.

Çünkü Orta Asya kültür çevresinden Anadolu bozkırına yerleşip, İslam dinini

kabul eden Türkler, ister istemez Müslüman doğu kültürleri ile temasa

geçmişler, Arap ve İranlıları edebiyat alanında örnek almışlardır. Anayurt'tan bir

bütün olarak getirilen Türk edebiyatı, Anadolu'da halk ve divan edebiyatı

olarak gelişmiştir. Halk edebiyatı, saz ve tekke şairlerinin elinde halk arasında

yaşarken, saray çevresini dolduranlar da divan edebiyatının gelişmesini

sağlamışlardır.

İran şairlerinin eserlerini taklitten başka bir şey olan divan edebiyatı ümmet

çağındaki dini hayatı yansıtan her yönüyle bir saray edebiyatı hüviyetini

taşımıştır. Bu edebiyatın en çok kullanılan edebi türü şiirdir. Olaylar ve

hikayeler bile şiir olarak yazıldığından, bunun dışındaki edebi türlerin gelişmesini

önlemiştir. Gazelleri, kasideleri, mesnevi ve hikayeleri, gerçek ve temelsiz

inançları kapsayan eserleriyle yaşadığı devrin bir aynasıdır. Bu çağda başka

türlü bir hayat ve edebiyat söz konusu olamaz. Halinden memnun Osmanlı

toplumu henüz değişme ve yenileşme diya bir problemle karşı karşıya

gelmemiştir.


Divan şiirine altın çağını yaşatan Ali Şir Nevai,

Fuzuli, Baki, Nedim, Nef'i, Şeyh

Galip gibi şairler bile konu bakımından kadın, aşk hikayeleri, şarap, tasavvuf,

tabiat v.s. gibi temalar içinde sıkışıp kalmışlardır. Gerek bu içine kapanmış

Osmanlı toplum düzeni, gerek toplumun içinde yaşadığı zevkleri yansıtan bu

edebiyat, aşağı yukarı beş asır devam etmiştir. Bu bakımdan yüzyıllarca

kalıplaşmış bir şekil ve anlatım düzeni içinde donup kalan ve asırlarca şairden

şaire keyfi olarak Fars ve Arap dillerinin etkisinde kelen divan edebiyatına

aruzla yazılan ve medrese öğrenimi görmüş yüksek tabakaya özgü bir

edebiyattır diyebiliriz. Daha açıkçası sosyal olaylara karşı ilgisiz kalmış divan

şairleri padişahların, hükümet ricalinin keyfine göre kaside ve gazeller

yazmaktan başka iş yapmamışlardır.

Divan edebiyatı aslında halkın yabancı olmadığı aşk, ölüm, kıskançlık gibi

insancıl duyguları da işlemiştir. Ama ne var ki kullanılan dil yüzünden halktan

kopmuş, halka inememiştir. Çünkü halkın konuştuğu Türkçe ile divan

edebiyatının İran ve Arap dillerinin sözcükleri ile dolu ağdalı terkipli dili arasında

uçurum vardı. İşte divan şairlerinin kullandığı dil sayesinde Tanzimat, hatta

Cumhuriyet dönemine kadar süren bir zevk ayrılığı meydana gelmiştir. Ayrıca

yüksek tabaka, Araplardan gelen aruz vezniyle şiirler yazarken, halk ve tekke

edebiyatlarında ise Türklerin İslam medeniyet dairesine girmeden önce

kullandıkları hece vezni hakimiyetini sürdürmeye devam etmiştir.

Şu halde divan edebiyatının devam ettiği beş asırlık bir zaman şeridi içinde

gerek dil gerek vezin bakımından ayrı, ama halkın benimseyip gönlünde

yaşattığı ikinci bir edebiyat ta birlikte yaşamıştır. Hatta yan yana ve iç içe.

Ama divan edebiyatı hiçbir zaman ne halktan yana olmuş, ne de halk

tarafından kabul edilmiştir. Sarayla halk arasındaki bu zevk ayrılığı yüzyıllarca

sürüp gitmiştir.


Bu zümre edebiyatının medrese kültürü ve doğu zevkine bağlılığı yüzünden ne

bir Türk nesri meydana gelmiş, ne bir Türk grameri ve sözlüğü ortaya

çıkarılmıştır.

Saray ile halk arasındaki bu ikiliğin ve zevk ayrılığının meydana gelmesini Agah

Sırrı Levent iki sebebe dayandırmaktadır.

1- Türk padişahları gösterişli ve tantanalı saraylara kurulduktan sonra göz

kamaştırıcı bir hayat yaşamaya başlamışlardı. Bu görkemli saray hayatında

yabancı ve Türk şairler hakanlara sundukları kasidelerle bol ihsanlar elde

etmişlerdir. Bunun sonucunda ise halkın içinde yaşayan milli gelenekler bir yana

itilerek sarayla halkın arası açılmıştır. Arap ve Fars dillerinin revaç görmesi

sonucu Türk dili adeta bir yana itilmiştir.


2- Öğrenimini Arapça yapan medreseler de kültür yönünden halkı ikiye

ayırmışlardır.


Bu devirde halkın dilini kullanıp, onun içine kadar inenler sadece görüşlerini

yaymak için uğraşan ve bir nevi Anadolu'nun iç aydınlığı diyebileceğimiz tarikat

sahipleri ile bölge bölge dolaşarak halk arasında bugün bile etkilerini sürdüren

halk şairleri olmuşlardır.





DİVAN EDEBİYATINDA SANATLAR



Teşbih


Sözü daha etkili kılmak amacıyla ortak nitelikleri bulunan nesne ya da

kavramlar arasında benzerlik kurma sanatıdır. Örneğin, "Tilki gibi kurnaz adam"

bir teşpihtir. İnsan kurnazlığıyla bilinen tilkiye benzetilmektedir. Bir teşbih'te

dört öğe bulunur:





Müşebbehün-bin (benzetilen): Kendisine benzetilen, birbirine benzetilen nesne

ya da kavramlardan nitelikçe daha güçlü, daha üstün olan. Örneğimizde "tilki".





Müşebbeh (benzeyen): Birbirine benzetilen nesne ya da kavramlardan nitelikçe

daha güçsüz, zayıf olan. Örneğimizde "adam".


Vech-i şebeh (benzetme yönü): Birbirlerine benzetilen nesne ve kavramlar

arasındaki ortak nitelik. Örneğimizde "kurnazlık".



Edat-ı teşbih (benzetme ilgeci): Nesne ve kavramlar arasında benzetme ilgisi

kuran ilgeç ya da ilgeç işlevi gören sözcük. Örneğimizde "gibi".



Örneğin "Yol yılan gibi kıvrılıyor" dendiğinde, "yol" benzeyen, "yılan" kendisine

benzetilen, "kıvrılıyor" benzetme yönü, "gibi" ise benzetme edatıdır.

Teşbih, bu öğelerden bir ya da bir kaçının kullanılıp kullanılmamasına göre

dörde ayrılır:


Dört öğenin de bulunduğu teşbih teşbih-i mufassaldır (ayrıntılı benzetme).

Örneğin, "Ahmet aslan gibi güçlüdür".

Benzetme yönü bulunmayan teşbih teşbih-i mücmeldir (kısaltılmış benzetme).

Örneğin, "Ahmet aslan gibidir". Burada "güçlülük" vurgulanmamıştır.

Benzetme ilgeci bulunmayan teşbih teşbih-i müekkeddir. (pekiştirilmiş

benzetme). Örneğin, "Ahmet kuvvetle aslandır".

Bu teşbihde "gibi" ilgeci

kullanılmamış.

Benzetme yönü ve benzetme ilgeci bulunmayan teşbih teşbih-i beliğdir (yalın

benzetme). Örneğin, "Aslan Ahmet."






Mecaz



Sözcükleri gerçek anlamları dışında kullanma sanatıdır. Anlatımı daha etkili

kılmak ve söze canlılık kazandırmak amacıyla yapılır. Mecaz, söze güzellik,

güçlülük, canlılık, zerafet, derinlik ve genişlik vermek için kullanılır. Örneğin:






Kandilli yüzerken uykularda

Mehtabı sürükledik sularda

Yahya Kemal Beyatlı

Bu dizelerde Kandilli'nin sularda yüzmesi, mehtabın sularda sürüklenilmesi, söz

ve sözcüklerin asıl anlamının dışında, güçledirme, güzelleştirme, anlanlamdırma,

zarifleştirme ve güçlendirme amacıyla kullanılmasına örnektir.

Mecaz, Sözcük ve fikir mecazları olmak üzere ikiye ayrılır. Sözcük mecazında

bir sözcük gerçek anlamı dışında, fikir mecazında ise herhangi bir fikir kendi

anlamının dışında bir amaçla kullanılır.



Mecazı mürsel


Bir sözcüğü benzetme amacı gütmeden başka bir sözcük yerine kullanma

sanatıdır. Düz değişmece ya da metonomi diye de adlandırılır. Günlük yaşamda

da yaygınlıkla kullanılan mecaz-ı mürsel, iki nesne ve kavram arasında çok

çeşitli ilgiler kurulmasıyla gerçekleşir. Neden yerine sonucun (bereket yağdı

gibi), içindeki yerine kabın (sobayı yaktık gibi), özel yerine genelin (at yerine

hayvan gibi), soyut kavram yerine somut adın (gözüme girdi gibi), yapıt yerine

yazar adının (Siham-ı Kaza okuyorum demek yerine Nef’i okuyorum demek gibi)

kullanıldığı çeşitli türleri vardır.





Telmih


Bilinen bir olay, kişi, nükte, fıkra, atasözünü dolaylı biçimde anlatma sanatıdır.

Telmihin başarılı olması için okuyucunun dolaylı anlatıma konu olan düşünceyi

kolayca anlayabilmesi gerekir. Divan edebiyatında özellikle dinsel öyküler, din

büyükleri ile kahramanları, Kur’an ayetleri ve mesnevi kahramanları telmih

konusu olmuştur. Örneğin:





Ey nâme sen ol mâh-likâdan mı gelirsin


Ey Hudhad-i ümmid Saba'dan mı gelirsin


Nîbî


Şair, ikinci dizedeki "Saba" ile Süleyman-Belkıs" kıssasını anımsatıyor.





Tecahül-i arif



Bir anlam inceliği yaratmak ya da bir nükte yapmak amacıyla bilinen bir şeyi

bilmezlikten gelme sanatıdır. Tecahül-i arifin özünü oluşturan bu nükte, dört

amaç için yapılmış olabilir. Neşelendirme (tenşid), uyarıda bulunma (tevbih),

hayret ve şaşkınlık bildirmek (tehayyür), kendinden geçişi belirtmek (tedellüh).



Bilinen şey bilinmiyormuş gibi anlatılırken genellikle bir inceliğe dayandırılır. bu

yapılırken mübalağa ve istifham sanatlarından da yararlanılır. Örneğin:





Âb-gûndur günbed-i devvâr rengi bilmezem


Ya muhît olmuş gözümden günbed-i devvâre su

Fuzûlî



"Bilmiyorum dönen kubbe mi su rengindedir


Yoksa gözyaşlarım mı gökyüzünü kaplamıştır"


Fuzûlî, kubbenin, yani gökyüzünün mavi renkte olduğunu bilmiyormuş gibi

davranıyor. Gözyaşlarının gökyüzünü kaplayacak kadar çok olduğunu

(mübalağa) belirtebilmek için tecahül-i arif sanatına başvuruyor.




İstiare


Bir sözcüğü kendi anlamı dışında kullanarak, bir şeyi benzediği başka şeylerin

adıyla anma sanatı. Benzetmenin iki temel öğesi vardır, benzeyen ve

benzetilen. İstiare bunlardan birinin söylenmemesiyle yapılır.


İstiare üç yönden ele alınır: 1. Benzetme amacı bulunur, 2. Sözcük gerçek

anlamı dışındaki mecaz anlamındadır, 3. Sözcüğün asıl anlamında

kullanılmamasını gerektiren bir durum (karine-i mania) vardır. Örnek:




"Soğuk ay öptü beyaz enseni"



Yahya Kemal Beyatlı


"Ay öpmek" deyişiyle ay canlı bir varlığa benzetilmiştir. "Öpmek" sözcüğü asıl

anlamının dışında mecaz anlamıyla kullanılmıştır. Öpmek sözcüğünün asıl

anlamının kullanılmasına olanak yoktur çünkü ayın dudağı olmaz. Şair burada,

istiare sanatıyla anlatımı daha etkili, daha estetik ve heyecanlı hale getiriyor.

İstiare genel olarak üç çeşide ayrılır. Yalnızca benzeyenin söylendiği

istiareye "açık istiare" (istiare-i musarraha) denir. Örnek:



"Bir hilâl uğruna yarâb ne güneşler batıyor"


Mehmet Akif Ersoy


Ersoy, benzetilen güneşi söylerken, benzeyen askerden sözetmiyor.

Yalnızca benzetilenin söylendiği istiareye de "kapalı istiare" (istiare-i mekniye)

denir. Örnek:



Her taraf kırık dökük



Dalların boynu bükük

"Kederliyiz" der gibi

Orhan Seyfi Orhon


Dallar boynu bükük insana benzetiliyor ama kendisine benzetilen insandan

sözedilmiyor. Boynu bükük sözcüğü ile insanın bir özelliği vurgulanıyor.

Benzetmenin temel öğelerinden yalnızca birisiyle çok sayıda benzerliği

sıralayarak yapılan istiareye ise "yaygın istiare" (istiare-i temsiliye) adı verilir.

Örnek:


Bin gemle bağlanan at şaha kalkıyor


Gittikçe yükselen başı Allah'a kalkıyor

Son macerayı dinlememiş varsa anlatın

Râm etmek isteyenler o marûr, âsil atın

Beyhudedir her uzvuna bir halka bulsa da

Boştur köpüklü ağzına gemler vurulsa da...

Coştukça böyle sel gibi bağrındaki hisleri

Bir gün başında kalmayacaktır seyisleri!

Faruk Nafiz Çamlıbel


Çamlıbel, milleti mağrur bir ata benzeterek çok sayıda benzerliği sıralıyor.





Hüsn-i talil




Nedeni bilinen bir olayı, düşsel ya da gerçekdışı bir olaya bağlama yoluyla

yapılan edebi sanattır. Hüsn-i tevcih olarak da bilinir. Şiirin iki dizesi arasında

bağlantı kurarak anlam ve anlatıma incelik vermek amacını taşır. Bu sanatta

öne sürülen neden ile gerçek neden arasında mutlaka anolojik bir bağ bulunur.

Nedeni bilinen olay güya, sanki, acep, acaba, meğer gibi sözcüklerle bir

ihtimale dayandırılırsa bu tür hüsn-i talil'e şibh-i hüsn-i talil adı verilir. Örnek:





Müzeyyen oldı bezendi bağ-ı çemen



Meğer ki bağa haber geldi yârdan bu gece

Ahmedî


"Bahçe, süslenmiş fesleğenlerle bezendi

Meğer sevgili bu gece geleceğini bildirmiş."


Bahçenin bezenmesi, süslenmesi gerçeği sevgilinin gelebilme ihtimali gibi güzel

bir düşe bağlanıyor.



Leff ü neşr



Bir beyitte birbirleriyle ilgili sözcüklerin sıralanmasıyla yapılan ve divan şiirinde

çok sık kullanılan edebi sanattır. Şiirin ikinci dizesinde birinci dizede söylenmiş

en az iki şeyle ilgili benzerlik ve karşılıklar verilerek uygulanır.



Sözcüklerin birinci ve ikinci dizede belli bir sıra gözetilerek söylenmesine leff ü

neşr-i müretteb (düzenli leff ü neşr) denir. Örnek:



Gonce kılmaz şâd gül açmaz tutulmuş gönlümü


Ârzûmend ruh-i leb-i handânınem
Fuzûlî


"Kederli gönlümü gonca memnun etmez, gül sevindirmez

Çünkü ben ben bunları değil al yanağını ve gülen dudağını istiyorum"



Gonca, yanak karşılığı ruh ve gül dudak karşılığı leb sözcükleriyle ilgilidir. Fuzûlî,

burada düzenli leff ü neşr yapıyor.

Birinci beytin ikinci dizesinde, birinci dizede söylenenlerle ilgili sözcüklerin ters

bir sıra izlenmesiyle ya da karışık olarak bulunmasıyla yapılan leff ü neşr'e ise

leff ü neşr-i gayr'i müretteb ya da leff ü neşr'i müşevveş (düzensiz leff ü neşr)

denilir. Örnek:



Yürürem hâsret-i zülf ü meh-rûlar ile


Gündüzin gussalar ile gice kaygular ile

Meâlî

"Sevgilinin saçının ve ay yüzlü yanağının hasretiyle

Gündüz kederli gece kaygılı gezerim"

Saç anlamına gelen zülf geceyle, yanak anlamına gelen ruh gündüzle ilgilidir.

Birinci ve ikinci sözcüğe karşılık ikinci ve birinci sözcükler sıralanarak düzensiz

leff ü neşr yapılıyor.



Kinaye



Bir sözü aynı zamanda hem gerçek hem de mecazi anlamıyla kullanma

sanatıdır. Sözün açık söylenmesinin hoş olmadığı durumlarda alay, şaka, sitem

amacıyla kullanılır. Bu kullanışta sözün geçek anlamından bir sonuç çıksa da

geçerli olan mecazi anlamıdır. Örneğin Şeyhülislam Yahyâ’nın, "Dilber gelince

bezme yüzü güldü aşıkın" dizesinde bir kişinin gerçek yüzünün gülmesini

anlamaya bir engel yok. Ama asıl anlatılmak istenen aşığın çok sevinmiş

olmasıdır (mecazi anlam).



Türkçe deyimlerin çoğu mecazi anlamlarıyla kullanıldığı için kinayedir. Kinayede

sözün başka bir anlama gelmesi olasılığı yoksa bu türe "kinaye-i karibe" (yakın

kinaye) denir. Eğer sözün anlamı gizleniyorsa kinaye "kinaye-i baide" uzak

kinaye) olarak adlandırılır. Nitelenen tek özelliği belirten kinayeye "kinaye-i

müfrede" (tek kinaye), birkaç özelliği birden belirten kinayeye de "kinaye-i

mürekkebe" (birleşik kinaye) adı verilir. Örnek:



Bulamadım dünyada gönüle mekan



Nerde bir gül bitse etrafı diken

Sümmanî



Gül ve diken hem gerçek hem mecazi anlamlarıyla kullanılıyor. Ancak asıl

kastedilen mecazi anlamları. Şair hem birleşik kinaye hem uzak kinaye yapıyor.



Tariz





Birini küçük düşürmek ya da biriyle alay etmek amacıyla söylenecek sözü tam

tersi bir sözle nükte yaparak anlatma sanatıdır. Tariz de gerçek ya da mecaz

anlam yerine doğrudan zıt bir anlam kullanılması söz konusudur.





Teşhis-ü intak



Cansız varlıkları, ya da hayvanları kişiler gibi davrandırma, canlandırma,

konuşturma, onlara duygu ve hareket gibi nitelikler kazandırma sanatıdır. İnsan

dışındaki calı varlık ya da hayvanlara insan özelliği verilmesine teşhis, onların

konuşturulmasına ise intak denir. Teşhis ve intak daha çok fabllara kullanılır.



Teşhise örnek:



Mahmur uyanır gölgede binlerce ziyâlar


Çöller düşünür, gün düşünür, gölgeler ağlar


Emin Bülend Serdaroğlu



Şair, ışığı uyandırıyor, çöller ve günü düşündürüyor, gölgeleri ağlatıyor.

Bunların hepsi insan özellikleri. Üst üste teşhis sanatı yapıyor.



DİVAN EDEBİYATINDA KONULAR


Divan şiiri konu bakımından çok çeşitlidir. Genel tanımdan da anlaşılacağı gibi

öncelikle din dışı ve dini şiir olmak üzere ikiye ayrılır. Din dışı şiirde başlıca

türler şöyle sıralanabilir: Bahariye, cemreviye, dariye, fahriye, iydiye, medhiye,

mersiye, gazavatname, sakiname, hamamname, sahilname, kıyafetname,

surname, lugaz, muamma, hicviye, hezliyat, tarih düşürme ve şehrengiz. Dini-

tasavvuf şiirinin türleri de şöyledir: Tevhid, münacat, na't, maktel-i Hüseyin,

miraciye, hilye, mevlid, kırk hadis, menkıbname.


Din dışı düzyazı türleri: Tezkire, tarih, seyahatname, siyasetname, münşeat,

sefaretname.

Dini-tasavvufi düz yazı türleri: Evliya tezkiresi, kısas-ı enbiya, siyer.

Divan hikayelerinde hem şiir hem düzyazı örnekleri kullanılır. Hikayeler dinsel ve

destansaldır. Çift ya da tek kahramanlı aşk hikayeleri ve temsili hikayeler de

çokça yazılmıştır.




DİVAN ŞİİRİNDE ARUZ ÖLÇÜSÜ

Divan şiirinin ölçüsü "aruz"dur. Aruz’da açık ve kapalı heceler çeşitli kalıplarda,

kendilerine özgü bir düzen içinde sıralanır. Şairler eserlerini yazarken seçtikleri

kalıba mutlaka uymak zorundadır. Aruz, esas olarak hecelerin uzunluğu kısalığı

temeline dayanan şiir ölçüsüdür. İlk kez Arap dilcisi İmam Halil bin Ahmed

tarafından kullanıldı. Türklerin İslamiyet’i kabul etmelerinden sonra medrese

kültürü ile yetişen şairlerin Farsça’yı edebiyat dili olarak benimsemeleri, aruzun

Türk edebiyatına da girmesini sağladı.



Aruzda heceler uzun ve kısa olarak ikiye ayrılır. Uzun heceler çizgi (-), kısa

heceler nokta (.) ile gösterilir. Uzun ve kısa heceler çeşitli biçimlerde yan yana

gelerek kalıpları oluşturur. Bu kalıplar yan yana geliş biçimlerine göre, fâilâtün,

fâilün, mefâilün ve benzeri değişik adlarla anılır. Aruz ölçüsüyle şiir yazmak için

sözcükleri bu kalıplara uydurmak gerekir. Aruzda sözcükleri ses özelliklerini

bozmadan kullanmak her zaman olanaklı değildir. Bu yüzden heceleri kimi

zaman uzun, kimi zaman da kısa okumak gerekir. Sık rastlanan bu iki duruma

imale (uzun okuma) ve zihaf (kısa okuma) adı verilir. Zihaf, aruzda kusur

sayılır.

Aruz ölçüsünde hece ölçüsündeki gibi duraklar yoktur. Dizelerdeki hece sayıları

eşit olmayabilir. Dize sonlarındaki heceler kısa da olsa uzun kabul edilir. Aruzda

bir sözcük sessiz biter, ondan sonra gelen sözcük sesli harfle başlarsa, bu

sesli harf birinci sözcüğün sonundaki sessiz harfi kendisine çeker. Böylece

birinci sözcüğün sonundaki sesiz harfle biten uzun hece kısa hece durumuna

gelir. Bu duruma da vasl yani ulama denir.




DİVAN EDEBİYATI NAZIM BİÇİMLERİ

a. Biçimlerine göre

Divan şiiri, nazım biçimleri bakımından zengindir. Nazım biçimleri beyit ve bend

temeline dayanır. Beyit temeline dayananlar "aynı" ve "ayrı" uyaklı (kafiyeli)

olmak üzere ikiye ayrılır. Aynı uyaklıların başlıcaları

"gazel", "kaside" ve "müstezat"tır. Ayrı uyaklı tek nazım biçimi ise "mesnevi".

Bend’lerden oluşan nazım biçimleri de tek bendli ve çok bendli olarak ikiye

ayrılır. Tek bendliler "rubai" ve "tuyuğ", çok bendliler ise "musammat" ana

başlığı altında

toplanan "murabba", "şarkı", "muhammes", "tahmis", "tardiye", "tasdir", "müsedd

es", "tesdis", "müsebba", "tesbi", "müsemmen", "tesmin", "muaşşer", "taşir", "ter

kib-i bend", "terci-i bend"dir. Bunun dışında "müfred" (tek beyit) ve "azade" de

(tek mısra) anılabilir



Uyak (kafiye)

Şiirde dize sonlarındaki ses benzerliğidir. Türk halk şiirinde ayak olarak

adlandırılır. Uyakta ses açısından benzeşen sözcüklerin anlam bakımından farklı

olmaları gerekir. Şiirde ses benzerliği yoluyla uyum sağlamak ve genellikle

okuru etkilemek amacıyla kullanılan uyak, sözlü edebiyat ürünlerinde

hatırlamayı ve ezberi kolaylaştıran bir öğedir.

Ses benzerliğinin niteliğine göre uyaklar çeşitli türlere ayrılır. Yalnızca bir

ünsüzün (sessiz) benzeştiği uyaklara "yarım uyak" denir. En az bir hecedeki

ünlü (sesli) ve ünsüzün benzediği uyaklara "tam uyak" ya da "yalın uyak" adı

verilir. Birden fazla hece arasındaki ses benzerliği ise "zengin uyak"tır. Yazılış

ve söylenişleri aynı olduğu halde, anlamları farklı olan sesiz sözcüklerle ya da

bu sözcüklerin yan yana gelmesiyle yaratılan ses karmaşası sonucu ortaya

çıkan benzerliğe "cinaslı uyak" denir. Uyak, divan edebiyatında aruz kadar

büyük önem taşır. Divan şiirini belirleyen temel ilkelerden biri uyak düzenidir.




Beyit

Şiirde sonları uyaklı, iki dizeden oluşan, kendi içinde bağımsız bir yapısı ve

anlam bütünlüğü bulunan birimdir. Bir beytin her dizesi kendi içinde bir bütün

olabildiği gibi, birinci dizedeki anlam ikinci dizede de sürebilir. Beyit uzun

şiirlerde anlatım birimi olarak sık kullanılır. Güçlü ve özlü söyleyişlere uygun

olduğu için bağımsız tek bir şiir olarak da yazılabilir. Ya da başka şiir

biçimlerinin bir parçası olarak ele alınabilir. Divan edebiyatı beyit temeline

dayalıdır.


Divan edebiyatında, bir beyitteki iki dize kendi içinde iki parçaya ayrılır. Birinci

dizenin ilk parçasına sadr, son parçasına aruz ya da harb denir. İkinci dizenin

ilk parçası ibtida, son parçası acz ya da darb'dir. Sadr ile aruz, ibtida ile acz

arasında kalan bölüm haşv olarak isimlendirilir. Uyaklı bir beyite "beyt-i

musarra", uyaksız olanlara "ferd" ya da "müfred" denir. Divanlarda müfredler

müfredat adıyla ayrı bir bölümde toplanır. Uyaklı beyitlerin olduğu bölüme

de "metali" denir. Örnek beyit:

Biz bülbül-i muhrik-dem-i şevkâ-yı firaakız

Âteş kesilür geçse sabâ gül-şenimizden

Selimî (Padişah 2’nci Selim)



a. Biçimlerine göre



Mısra (dize)

Manzum edebiyat yapıtlarının her bir satırına verilen isimdir. Bir ölçüye uygun

olarak söylenmiş beytin yarısına da mısra denir. En küçük anlamlı nazım birimi

olan mısra, bir şiirin parçası olabileceği gibi, bağımsız bir bütün de olabilir. Yani

tek mısralık şiirler de olabilir. Divan edebiyatında kendi içinde bir bütün

oluşturan mısralara mısra-i azade (bağımsız mısra) adı verilir. Ayrıca bir beyitin

birbirinin anlamlarını tamamlayan ya da aralarındaki anlam bağı kesin olmayan

mısralarına da aynı isim verilir. Yetkinliği, sağlam yapısı, özlü ve çarpıcı

anlatımıyla dikkat çeken, her zaman kolayca anımsanabilen, dilden dile dolaşan

mısralara "mısra-i berceste" ya da şah-mısra denir.



Bend (kıta)

Şiirde iki ya da daha çok mısradan oluşan birimdir. Şiirin içeriği ve biçimine göre

düzenlenir. Kıtanın yapısını şiirin ölçüsü, uyak düzeni ve mısra sayısı belirler.

İki beyitlik kıtalara divan şiirinde rubai, halk şiirinde dörtlük denir. Bu tür

kıtaların uyak (kafiye düzeni) birinci ve üçüncü mısraları serbest, ikinci ve

dördüncü mısraları kafiyelidir (yani ab cb şeklinde.) Bazen birinci ve üçüncü

mısralar kendi aralarında, ikinci ve dördüncü mısralar da kendi aralarında uyaklı

(yani ab ab) şeklinde de olabilir.



Birinci, ikinci ve dördüncü mısraları kafiyeli (yani aaba şeklinde) olan kıtalara

nazım denir. Murabba, muhammes, şarkı gibi nazım biçimlerinin her bendi parça

anlamında kıta diye adlandırılır.



Divan şiirinde kıta mahlassız (imzasız) şiirdir ve mısraları arasında anlam

bütünlüğü vardır. Bir düşünceyi, hikmeti, nükteyi, yergiyi, övgüyü, yaşam

anlayışını konu edinebilir. Beyit sayısı ikiden fazla olan kıtalara "kıta-i kebire"

denir. Divanlar düzenlenirken kıtalara en sonda bağımsız şiirler olar yer verilir.

Bu bölüme de "mukattaat" denir.




Kaside


Daha çok din ve devlet büyüklerini övmek amacıyla yazılan şiirlerdir. Kaside

şairlerine kaside-gü (kaside söyleyen), kaside-sera ya da kaside-perdaz

(kaside yazan) denir. Kaside 6 bölümden oluşur:


Birinci bölüm 15-20 beyitliktir. Bu ilk bölüme, aşıkane duygular yer

alıyorsa "nesib", bahar, doğa, bayram gibi konulara değiniliyorsa "teşbib" adı

verilir.

İkinci bölüm girizgah ya da girizdir. Genellikle tek beyitten oluşur ve burada

şair medhiyeye (övgüye) geçeceğini bildirir. Girizgah konuya uygun ve nükteli

olmalıdır.

Üçüncü bölüm medhiyedir. Bu bölümde asıl konu anlatılır. Beyit sayısı konuya

ve şaire göre değişen medhiye bölümü kasidenin en sanatlı beyitlerini içerir.

Kasidenin dördüncü bölümü tegazzüldür. Tegazzül, 5-12 beyit arasında değişir.

Kasidenin başında ya da sonunda yer alabilir. Bu bölüm her kasidede

bulunmayabilir.

Beşinci bölüm fahriyedir. Şair bu bölümde de kendisini över.

Kasidenin son bölümü duadır. Bu bölümde önceki beyitlerde övgüsü yapılan kişi

için dua edilir.

Kasideler, nesib bölümünde ele alınan konuya göre göre kaside-i bahariyye,

kaside-i ramazaniyye, kaside-i hammamiyye olarak adlandırılır. Uyaklarına göre

r harfi ile bitiyorsa kaside-i raiyye, l harfiyle bitiyorsa kaside-i lamiyye, m

harfiyle bitiyorsa kaside-i mimiyye diye anlandırılır. Rediflerine göre de, tevhid,

münacaat, methiye diye bölümlenir. Kasidenin en güzel beyiti "beyt-ül

kaside"dir. Şairin adının geçtiği beyite ise "tac beyit" denir.

ÖRNEK KASİDE: KASİDE-İ BAHÂRRİYE-KASİDEİ RÂ’İYYE (Bâkî)
Logged

Tebessüm
eyhayat..
Admin Yardımcısı
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 7827



WWW
« Yanıtla #3 : 11 Nisan 2008, 13:49:30 »

HALK EDEBİYATI

Yazı dili olmayan toplumlarda sözle aktarılan kültür birikimi halk edebiyatını oluşturur. Bütün toplumlar belli dönemlerde bu tür ürünler vermiştir. Halk edebiyatı gelişmiş toplumlarda da yazılı edebiyatla birlikte varlığını sürdürür. Halk edebiyatının başlıca biçimleri halk şarkısı, halk türküsü, halk öyküsü, söylenceler, atasözü, bilmeceler ve büyülerdir.


Türk Halk Edebiyatı

Türklerin İslam dinini kabul etmelerinden sonra, halk arasında İslam öncesi Türk edebiyatı geleneğinin sürdürülmesiyle gelişen edebiyat türüdür. Türklerin İslam öncesi toplumsal yaşamlarında yönetenler ve yönetilenler arasında anlayış, düşünce ve ideal bakımından büyük farklılıklar yoktu. Ozanların sazla çalarak söyledikleri aşk ve doğa şiirleri, destan ve sagular bütün Türklerin duygularına sesleniyordu.
İslamiyet’in kabulünden sonra bu birlik bozuldu. Kentlerde kurulan medreselerde yetişenler kendilerini halktan ayrı tutmaya başladılar. Ayrıca yönetim, siyaset ve askerlik alanındaki etkinlikleri nedeniyle bazen devlet ve saray korumasında olan bir sınıf ortaya çıktı.
Divan Edebiyatı bu kesimden insanların duygu, düşünce ve zevklerini yansıtırken, Halk Edebiyatı bunların dışındaki kitlelerin beğeni, düşünce ve ideallerini yansıtma aracı oldu. Ama gerçek anlamda halk edebiyatı kavramı ancak 2’nci Meşrutiyet’ten sonra yerleşti ve halk geleneklerinin ürünleri olan yapıtlar bu dönemden sonra "Halk Edebiyatı" olarak adlandırılmaya başlandı.
Bu yapıtlar, genellikle öğrenim görmemiş köylüler, kasabalılar ya da kentliler ile yeniçeri ve tekke çevreleri gibi yine halktan kopmamış zümreler arasında, zaman içinde dinin, tasavvufun, tarikatların ve Divan Edebiyatı’nın etkisiyle değişikliklere uğramış eserlerdir.
İslamiyet’in kabulünden sonra anonim halk edebiyatının temel ürünleri sayılan atasözü, destan, masal, bilmece, mani, türkü, ağıt, mesnevi gibi türlerde büyük gelişme görüldü. Türk Halk Edebiyatı’nın ilk gerçek örnekleri Karahanlılar döneminde ortaya çıktı.
Kaşgarlı Mahmud’un "Divanü Lügati’t Türk" adlı eserindeki manzum örnekler Türk halk şiirinin temel biçimi olan dörtlüklerle söylenmiş ve genellikle yedili, sekizli ve on ikili hece ölçüleriyle düzenlenmişti. Bu eserde atasözleri de bulunuyordu. Yine Karahanlılar döneminde oluşmuş "Satuk Buğra Halk Destanı" ve 11 ve 12’nci yüzyıllarda Türkistan’da Yedisu bölgesinde doğduğu sanılan eski Türk destanlarından motifler taşıyan Manas Destanı da bu dönem halk edebiyatının önemli eserleri arasındadır.

Türk Halk Edebiyatında Hece

Türk Halk Edebiyatı nazımda hece ölçüsüne (veznine) dayanır. Bu nedenle hece ölçüsünün tanımlanması gerekir. Hece, tek bir sesli hafrten ya da bu sesli harfin başına ya da sonuna gelen bir ya da birden çok sessiz harften oluşan ses öbeğidir. Örneğin, o, ot, bir, git, kırk gibi. Kapalı ya da engelli denilen heceler sessiz harfle, açık ya da engelsiz heceler sesli harfle biter. kaynak :muzaffer günay okulu: istanbul imamhatip lisesi 9/a no:4022

Türk Halk Edebiyatında Hece ÖlçüsüŞiirde mısralardaki hece sayısının eşit olmasına dayanan ölçüdür. Türkçe’nin yapısına uygun bir ölçüdür. Hecelerin sayısı parmakla sayıldığı için "parmak ölçüsü" adıyla da bilinir. Türkçe’de heceler uzunluk kısalık bakımından hemen hemen aynı değerdedir. Bu yapısal özellik şiirde hece ölçüsünün kolayca kullanılmasına imkan verir. İlk yazılı Türk edebiyatının ürünleri olarak bilinen Göktürk Yazıtları’nda şiir bulunmamasına rağmen şiirsel özellikler taşıyan ve hece ölçüsüne uyan bölümler vardır. Kaşgarlı Mahmud’un Divanü Lugati’t Türk eserindeki şiirler de hece ölçüsüyle yazılmışlardır. Türklerin İslamiyet’i kabulünden sonra divan edebiyatı ve aruz ölçüsünün yaygınlaşması hece ölçüsünün yalnızca tekke ve aşık edebiyatına özgü bir ölçü olmasına yol açtı.
Hece ölçüsünde kalıbı dizelerdeki hecelerin sayısı belirler. Her dizesinde 11 hece bulunan bir şiirin kalıbı "11’li hece ölçüsü" olarak gösterilir. Bir hecenin belli bölümlere ayrılmasına "durgulanma", bu bölümlerin okuma sırasında hafifçe durularak vurgulanan yerlerine de "durak" denir. Kalıplar 2’liden başlayarak 20’lilere kadar çıkar. Az heceli, yani 2’liden 6’lıya kadar kalıplar tekerleme, atasözü, bilmece gibi ürünlerin şiirsel parçalarında uyum öğesi olarak yer alır. Bu tür kısa kalıpların durakları dizenin sonundadır.
Hece ölçüsünde durağın önemi büyüktür. Bir kalıp en az 2, en çok 5 duraklı olabilir. Bir durakta bulunan hece sayısı ise 1 ile 10 arasında değişir. Hece kalıpları duraklar ve duraklardaki hece sayıları bakımından bölümlenir. Bu kalıplar içinde en çok kullanılanlar 7’li, 8’li, 11’li ve 14’lü olanlardır. 7’li ölçü daha çok mani türünde kullanılmıştır. 8’li kalıp semai, varsağı, destan ve türkülerin ölçüsüdür. 11’li ölçü ise başta koşma ve destan olmak üzere aşık ve tekke debiyatı şiirlerinde kullanılmıştır. 14’lü hece ölçüsüne ise daha çok tekke şiiri ve çağdaş Türk şiirinde rastlanır.

Tasavvuf veya Tekke Edebiyatı

Halk edebiyatının "tasavvufi halk edebiyatı" ya da "tekke edebiyatı" denilen türü 12’nci yüzyılda Ahmed Yesevi ile başladı. Ama Anadolu’nun bu alandaki ilk ve en büyük şairi Yunus Emre’dir. Anadolu’da 19'uncu yüzyıla değin çeşitli tarikatlarla gelişen bu edebiyat geleneğinin sürmesinde en önemli rolü Alevi-Bektaşi ve Melami-Hamzavi şairler oynadı.
Tekke edebiyatı şairleri, yalın bir dille, hece ölçüsüyle ya da aruzun heceye yakın yalın kalıplarıyla şiirler yazdılar. Tekke şiirinin genel adı, özel bestelerle okunan ve tarikatlara göre değişik isimlerle anılan ilahilerdi. Nazım birimi dörtlüktü. Ama gazel biçimde yazılmış ilahiler de vardır. Bu edebiyatın düzyazı biçimini ise evliya menkıbeleri, efsaneler, masallar, fıkralar ve tarikat büyüklerinin yaşamlarını konu alan yapıtlar oluşturur.

Aşık Edebiyatı

Halk edebiyatının aşık adı verilen halk sanatçılarının ürünlerinden oluşan ve 16’ncı yüzyılın başlarında ortaya çıkan "aşık edebiyatı" türünde ise söz ve müzik birbirini tamamlayan iki unsurdur. Günümüzde varlıklarını sürdüren aşıklar, bir yandan eski destan geleneğini yaşatırken, bir yandan da doğaçlama aşk şiirleri söyler, başka sanatçıların ürünlerini yayar, çeşitli törenlerde bir eğlence unsuru olarak yer alırlar. Aşık şiirinin nazım biçimi de dörtlük olmakla birlikte dize sayısı çoğalıp azalabilir.
Bu edebiyatın başlıca türleri destan, güzelleme, taşlama, koçaklama, ağıt ve muammadır.Uyak yapısı bakımından koşma,semai,varsağı gibi kısımlara ayrılır.Genellikle yalın ve yapmacıksız bir dil kullanılan aşık şiirinde yinelemeler, boş tekerlemeler, ölçü ve uyak tutturmada kolaylık sağlayan yakıştırmalar bulunur.Mısra sonlarındaki ses benzerliklerini sağlamak için kullanılan bu yinelemelere ayak denir



Halk Edebiyatı Türleri

Düzyazı Türleri


Destan
Masal
Kahramanlık öyküleri
Hikaye
Evliya menkıbesi
Halk öyküsü
Fıkra
Atasözü
Deyim

DESTAN

Destan (Farsça: داستان), milletlerin hayatında büyük yankılar uyandırmış (savaş, göç, istilâ gibi) tarihî olayların (yangın, salgın hastalık, sel, deprem gibi) toplumsal ve doğal olayların çağdan çağa aktarılmış, aktarılırken de hayal unsurlarıyla oluşmuş, süslenmiş, değiştirilmiş manzum söylenceleridir.

Destanlar, Araplar'da "esastır ", Batı'da "myth" olarak adlandırılır. Destanlar ikiye ayrılır; Yapay ve Doğal Destanlar. Yapay Destanlar: yazarı belli olan,daha yakın zamanda yazılan ve olağanüstü durumlara az yer veren bir destan türü iken, Doğal Destanlar: anonim( yazarı belli olmayan),ilkel dönemde yaşanmış olayları konu alan ve sözlü destan türüdür. Destanlar İslamiyet'in kabulünden önceki Türk Edebiyatı kategorisine aittirler. Ayrıca da çok uzun yazılardırlar.


Destanlar 3 safhadan oluşur:

Halkın benliğinde iz bırakan olaylar ve bunda rol oynayan kahramanlar,
Olayın ağızdan ağıza aktarılması,
Yazıya daha sonradan geçirilmesidir.
Milletlerin toplumu derinden etkileyen, tarihi önem arz eden önemli olaylarını (doğal afetler, savaşlar, göç, yangın vb.) konu edinirler. Çoğu kez manzum olurlar. Tarih, etnografya, folklor gibi bilimler destanlardaki bilgilerden yararlanır.


Türk Destanları
Türk Destanları, Efsane ve Mitleri
Türk destanları, kâinatın, insanın, kadının ve erkeğin yaradılışı; Türk milletinin doğuşu, çeşitli Türk devletlerinin kuruluş, gelişme, çöküşleri, zafer ve yenilgileri gibi konularla beraber pek çok sebep açıklayıcı efsaneyi de içinde barındırır. Bütün dünya edebiyatlarında olduğu gibi Türk edebiyatının da ilk örnekleri destanlardır

Sözlü Edebiyat
Sagu
Koşuk
Sav
Destan

İslamiyet'ten Önceki Destanlar
1. Altay - Yakut
Yaratılış destanı
2.Sakalar Dönemi
a.Alp Er Tunga Destanı
b.Şu Destanı
3.Hun Dönemi
Oğuz Kağan Destanı
Atilla Destanı
4.Gök Türk Dönemi
a.Bozkurt Destanı
b.Ergenekon Destanı
5.Uygur Dönemi
a. Türeyiş destanı
b. Göç Destanı
İslamiyet'in Kabulünden Sonraki Destanlar
1.Karahanlı Dönemi
Satuk Buğra Han Destanı
2.Kazak-Kırgız Kültür Dâiresi
Manas destanı
3.Türk-Moğol Kültür Dâiresi
Cengiz-name
4.Tatar-Kırım
Timur ve Edige Destanları
5.Selçuklu-Beylikler ve Osmanlı Dönemleri
a. Seyid Battal Gazi Destanı
b. Danişmend Gazi Destanı
c. Köroğlu Destanı
d. Saltukname

Alpamış Destanı Orta Asyanın bütününde bilinir; en cok basımı yapılmış destandır.

Saka Destanı İskit Türkleri’ne aittir. Bu destan zinciri içinde Alp Er Tunga ve Şu parçaları bulunur. Bunlar Kaşgarlı Mahmut’u Divanü Lugati-t-Türk adlı eserinde yer almıştır.

Oğuz Kağan Destanı 14’üncü yüzyılda derlenmiş özet nitelikte bir metindir. Oğuz Kağan’ın doğumu ve üstün nitelikleri, askeri başarıları ve ülkeyi oğulları arasında pay edişi anlatılır.

Oğuz Türkleri’nden günümüze gelen tek destan metni ise Dede Korkut Kitabı’dır. Bayındır Han soyundan geldikleri sanılan Akkoyunlular’ın egemen olduğu Kuzeydoğu Anadolu’daki olaylar ve Müslüman Oğuzlar’ın yaşamı anlatılır.

Göktürk Destanları çeşitli parçalardan oluşmuştur. Bozkurt parçasında Göktürkler’in bir boz kurdun soyundan geldikleri, Ergenekon parçasında ise Ergenkon’a sığınmaları, çoğalıp buraya sığmayınca dağı eriterek dış dünyaya çıkmaları anlatılır. Köroğlu parçasında, göçebe Oğuzlar’ın Horasan ve Hazar’da İranlılarla savaşlarından sözedilir. Bunlardan biri de Ergenekon Destanıdır.

Manas Destanı’nda Kırgız Türkleri'nin putperest Kalmuk ve Çinliler’le savaşları vardır.

Anadolu Türk destanlarından Saltukname(Saltuk-nâme), Sarı Saltuk, Batı Anadolu ve Rumeli olayları anlatır.

Cengiz Han Destanı Moğol istilasından sonra Kıpçak bozkırlarında ve eski Uygurların yaşadığı bölgelerdeki olayları anlatır.

Timur Destanı Timur’un savaşları ve kişiliğine yer verir.

Danişmend Gazi Destanı’nda Türklerin Anadolu’yu ele geçirmeleri anlatılır.

Battal Gazi Destanı’nda da Anadolu’daki Türk-Bizans savaşları yer alır.


Logged

Sayfa: [1]
Hayatname.com  |  Hayat Bilgisi  |  Genel Kültür  |  Kültür & Edebiyat  |  Edebiyat Türleri ve Edebi Akımlar « önceki sonraki »
    Gitmek istediğiniz yer: