Eski topraklar nasıl besleniyordu?
 

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
11 Şubat 2012, 13:06:23
78913 Mesaj 10712 Konu Gönderen: 1296 Üye
Son üye: selcen
Hayatname.com  |  Hayat Bilgisi  |  Yaşam  |  Doğal Beslenme  |  Eski topraklar nasıl besleniyordu? 0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: [1]
Gönderen Konu: Eski topraklar nasıl besleniyordu?  (Okunma Sayısı 172 defa)
~ ѕєℓмα ~
Selma ÇAKAN
Yayın Editörü
Aktif Üye
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 6797



« : 15 Ağustos 2010, 10:34:55 »

Eski topraklar nasıl besleniyordu?

Eski topraklar nasıl besleniyordu?Tıptaki  muazzam ilerlemelere rağmen diyabet, koroner kalp hastalığı,  hipertansiyon, felç, ülser, astım, depresyon, otizm, romatizma, müzmin  yorgunluk, kanser ve osteoporoz (kemik erimesi) gibi kronik hastalıklar  son yıllarda müthiş artış gösteriyor.
Bu artışı çok çeşitli nedenleri  var, ama en önemlisi geleneksel beslenme tarzımızı büyük ölçüde terk  etmemiz. Bütün etrafımızı saran propagandaya, reklâmlara, yazılara ve  alışkanlıklarımıza inat, başımızı iki elimizin arasına alıp düşünme  zamanımız geldi. Sahiden, neleri yememeliyiz ya da başka bir deyişle  bizim ne yemeye ihtiyacımız var?
Arzu Aygen’in kaleminden.

Eski topraklar nasıl besleniyordu?

Hatırlıyor musunuz? Herkesin  birbirine iyi niyetle yaklaştığı, ekmeğin ekmek, karanfilin karanfil  gibi koktuğu, toprağın, yağmurun, ayın, güneşin, börtü böceğin,  insanların birbirleriyle uyum içinde yaşadığı zamanları… Belki biz  ucundan şahit olduk, belki de görmedik bile babaannemizin anlattığı mis  kokulu domatesleri, hikâyesi olan insanları.

Doğada mertliği bozan çok şey  oldu; kimyasallar, hormonlar, daha çok kazanma, daha güzel görünme,  daha çok yeme, daha konforlu yaşama, daha çok şeye sahip olma hırsı.  Biz daha çok, daha çok istedikçe bunun yollarını da bulduk ama unuttuk  ki yapay müdahalelerle; doğaya ve doğamıza karşı gelerek yaptıklarımız,  bizi de doğadan koparıyor ve insani vasıflardan uzaklaştırıyor. Bugün  büyük şehirlerde yabancılaşmadan, yalnızlıklardan, soğukluklardan  şikâyetçiyiz. Hayvan sevgisi denince boğazından çekiştirerek köpek  gezdirmeyi, tabiatı sevmek denince ayaklarımızı toprağa değdiremeden  ormanda yürüyüş yapmayı anlıyoruz.

Bu genel kopukluk tablosu içinde  vücudumuza da yabancılaşıyoruz. Bizi hiç tanımayan doktorların  gazetelerde çıkan sözlerine göre belimizi kalın, kilomuzu fazla  buluyoruz. Manken vücutlarına sahip olalım diye reçetemizi de bu  yazılardan öğreniyoruz; bol yeşillik, biraz et, öcü ekmek, aman sakın  yağ!

Çocukların durumu büyüklerden de  vahim. Reklâm bombardımanı ile en çok ihtiyaç duydukları şeylerin kola,  şekerleme, çikolata, gofret, cips olduğunu düşünüyorlar,  düşündürtüyoruz.

Bütün etrafımızı saran  propagandaya, reklâmlara, yazılara ve alışkanlıklarımıza inat, başımızı  iki elimizin arasına alıp düşünme zamanımız geldi. Sahiden, bizim ne  yemeye ihtiyacımız var?

Eski topraklar nasıl besleniyordu?

Sorunun cevabını diyabet, kanser,  tansiyon, kolesterol, depresyon, alerji, uykusuzluk gibi  rahatsızlıklarla günümüzdekinden çok daha az karşılaşan 200 yıl önceki  atalarımızın veya şu an “ilkel” dediğimiz toplulukların, neyi nasıl  yediklerine bakarak bulmaya çalışalım:

Mevsimin meyve sebzesi yeniyordu

Çilek yemek için Haziran’ın,  salçalık biber almak için sonbaharın gelmesi bekleniyordu. Günümüzde  “modern” tarım uygulamalarıyla kabak, patlıcan, biber, domates,  salatalık bütün bir sene raflarda. Aslında doğanın o kadar latif bir  dengesi var ki; çok suya ihtiyacımız olan yaz aylarında karpuz,  hastalıklardan korunup güçlü kalmaya çalıştığımız kış aylarında  narenciye yetişiyor.

Gıdalar “gerçek”ti, rafine  edilmiyordu. Rafinasyon işlemleri sırasında un, şeker, yağ gibi gıdalar  doğal mineral ve vitaminlerini kaybediyorlar. Rafine ürünleri besleyici  değerlerinden çok şey feda edilmiş olarak alıyoruz; hem de bilmeden  birçok paketlenmiş gıda aracılığıyla, dolaylı olarak yiyoruz. Bugün çok  yesek de doymadığımız oluyor, gıdaların besleyici değerinde noksanlar  var. Çok aşırı şişmanladığı halde bir türlü iyi beslenemeyenler mevcut.

Genetik  müdahaleler yaparak insanın istediği şekilde canlıların özünün  değiştirilmesi, Allah’ın yarattığını başkalaştırması yoktu.
Günümüzde ABD’nin başını çektiği  ülkelerde, soya fasulyesi, mısır, buğday ve pirinç başta olmak üzere  birçok tahıl, bakliyat, sebze ve meyvenin genleri ile oynanıyor.  Genleri ile oynanmış tohumların üreticisi olan uluslararası şirketler  ülkemizde de tohum satıyor!

Herkes kendi civarında yetişenleri yerdi.

Şu anda Arjantin’den armut,  Şili’den üzüm, ABD’den pirinç ve çeşitli ülkelerden tropik meyveler  ithal edilmekte. Oysa insanoğlu kendi ikliminin, kendi coğrafyasının  ürünü olan gıdalarla beslendiğinde vücudu için daha şifalı bir etkisi  oluyor. Örneğin, kendi yaşadığımız bölgenin balını yersek, bu bal,  çevremizde alerjiye neden olabilecek polen ve diğer tozlara karşı anti  alerjen görevi yaparak sağlığımızın korunmasına yardımcı oluyor.

Tarımsal üretimde kimyasal gübre, böcek ilacı veya hormon kullanılmıyordu.


Bu ilaçların tortuları meyve  sebzenin kabuğunda kalabiliyor. Hormonlar ve gübreler gıdanın  yapısından bizlere de aktarılıyor. Bu son derece zararlı yöntem yerine  sadece doğal gübre ve böceklerle-zararlı otlarla doğal mücadele  yöntemleri kullanılarak yapılan tarıma günümüzde ekolojik / organik /  biyolojik / yeşil tarım adı veriliyor.

Katkı maddeleri kullanılmıyordu, gıda ve kimya endüstrileri gelişmemişti.

Kimya endüstrisinin de  gelişmesiyle çilek kokusu veya haşlanmış tavuk kokusu laboratuarlarda  üretilebiliyor; gıda üretiminde boyalar ve daha birçok katkı maddesi  kullanılıyor. Bu katkı maddeleri de çoğunlukla doğal değiller ve  vücudumuza “yabancı”lar. Birçoğu kanserojen.
Herkes kendi iç sesini dinleyebiliyor, kendisi için neyin daha iyi olduğunu onu hiç görmemiş doktorlardan daha iyi biliyordu.
İnsanlar, reklâm panoları, televizyon, medya, ilaç şirketleri, özel hastaneler tarafından henüz kuşatılmış değildi
.
Yemek kalabalık aile sofralarında zevkle, muhabbetle yeniyordu.

Koşturmaca içindeyken, bir yandan  televizyon seyrederken değil; yemeğin tadını çıkara çıkara, sadece  yemeği düşünerek yediğimizde vücudumuz çok daha iyi sindirebiliyor ve  yediklerimizden daha iyi faydalanabiliyor.
Hayatımızı güzelleştirmek zor değil!

Daha sağlıklı olan atalarımız  veya günümüzün “ilkel” toplulukları gibi beslenmeye geri dönmek,  yelkovanı tersine çevirmek o kadar da zor değil. Biraz gayret, biraz  dikkatle hayatımız değişebilir, güzelleşebilir.

  Biz ilk adım olarak rafine  gıdaları ve bunlarla yapılmış tüm ürünleri hayatımızdan çıkardık. Bu,  şu anlama geliyor; beyaz un, rafine şeker, rafine tuz, rafine yağ veya  bunlarla yapılan gofret, cips, bisküvi, gazlı içecek, hazır yemek gibi  paketlenmiş ürünleri veya baklavalarla poğaçaları yemiyoruz. Mevsimine  göre, ekolojik, genetiği ile oynanmamış besinleri bulmaya gayret  ediyoruz.

  Peki, çoğu evde maalesef  kullanılan rafine gıdalar olmaksızın güzel şeyler yapmak mümkün mü?  Cevabımız “evet”. Hem çok lezzetli, hem de doyurucu ve besleyici  tarifler çıktı denemelerimizle.


Sevdiklerimizi ve kendimizi “temiz” yiyeceklerle besleyerek hastalıklardan ve tüm zayıflıklardan korunmamız dileğiyle…



  Arzu Aygen (Beyaz Unsuz Şekersiz Hamur İşleri kitabından alıntıdır

KADIN VE AİLE
Logged

Sayfa: [1]
Hayatname.com  |  Hayat Bilgisi  |  Yaşam  |  Doğal Beslenme  |  Eski topraklar nasıl besleniyordu? « önceki sonraki »
    Gitmek istediğiniz yer: