Ali Ulvi Kurucu
 

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
10 Şubat 2012, 10:16:23
78912 Mesaj 10712 Konu Gönderen: 1296 Üye
Son üye: selcen
Hayatname.com  |  Hayat Bilgisi  |  Genel Kültür  |  Biyografi  |  Ali Ulvi Kurucu 0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: [1]
Gönderen Konu: Ali Ulvi Kurucu  (Okunma Sayısı 558 defa)
binti_İslam
Bir garip kul işte...
Yayın Editörü
Aktif Üye
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1001



« : 14 Mayıs 2009, 21:57:32 »



“İslâm çirkini güzel yapar, güzeli daha da güzelleştirir.” dilinden düşürmedi, halinden de eksik etmedi bu sözü. Bir münezzeh güzelliğin peşine düşürülmüştü, besbelli. İslâmı güzellikle anlayan ve güzellikle anlatan bir ortamda dünyaya geldi ve sonra da sanat denen güzelliğin birkaç dalıyla birden tanıştı; sözün, sesin, süsün ve yazının güzelliklerine daldı. Bir başka zemin, başka zaman çerçevesinde, Eşsiz Güzelin vaslına ermek hevesinde. Ali Ulvi Kurucu’nun bir başka güzellikle kabul gören duasıydı. Habibi, onu yanına aldı. Ve altmış yıl boyunca dizinin dibinden ayırmadı. Bülbül, artık gülünün yanı başında şakıyordu. Medine-i Münevvere’de mücavir olarak halvet der-encümen bir hayat geçiren, ilim ve irfan erbabından bir aşık-ı sâdık…

Kalbindeki aşk ateşiyle Kenan ilinden yola çıkan Veysel Karani gibi, Allah Rasulüne yakın olabilmek için 63 yıl önce Medine'ye giden ve o günden beri Rasullullah'ın komşusu olarak yaşayan örnek insan Ali Ulvi Kurucu'nun en büyük duası kabul oldu. Türkiye'ye her geldiğinde geri dönmek arzusunu, Peygamber Efedimiz'i (sav) kasdederek, "Ondan uzakta ölmek istemiyorum" diyerek açıklayan Kurucu, özlemine kavuştu ve vefatının ardından Peygamber Efendimiz'in gönül arkadaşlarının yattığı Cennet-ül Baki'de defnedildi.

ALİ ULVİ KURUCU KİMDİR?
Değerli mütefekkir, şair ve gönül adamı Ali Ulvi Kurucu,1922 yılında Konya'da doğdu. Orta öğrenimini ve hıfzını tamamladıktan sonra dini eğitimini daha iyi şartlarda tamamlayabilmek için 1939 yılında ailesiyle birlikte Medine'ye yerleşti. Yüksel tahsilini Mısır'daki el-Ezher Üniversitesi'nde tamamlayan Kurucu Hocaefendi, Mısır dönüşünde Medine'de uzun seneler devam ettirdiği Sultan Mahmud ve Şeyhülislam Arif Hikmet kütüphanelerinin müdürlüğünü 1985 yılında emekli olarak tamamladı. 80 yaşında Hakk'a yürüyen Kurucu Hocaefendinin şiirleri başta olmak üzere bir çok eseri kitaplaştırıldı. Şiirde Mehmet Akif Ersoy'un şiir üslubunu zamanımızda devam ettiren nadir şahsiyetlerden olan Kurucu Hocaefendi, nesir sahasında da değerli eserler verdi.
Logged
Tebessüm
TeBeSsüM
Admin Yardımcısı
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 7824



WWW
« Yanıtla #1 : 14 Mayıs 2009, 22:04:26 »

allah razı oslsun, çok güzel ve kıymetli bir paylaşım Gülümseme

rabbim şefaatlerine erebilmeyi nasip eylesin inşallah...
Logged

smeyra
Emektar
Aktif Üye
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 2066


Kullar şükre, Allah (c.c) Hamde layıktır...


WWW
« Yanıtla #2 : 14 Mayıs 2009, 22:29:08 »

Rahman Razı Olsun
Logged

Bu sitede hayat var...
~ ѕєℓмα ~
Selma ÇAKAN
Yayın Editörü
Aktif Üye
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 6797



« Yanıtla #3 : 14 Mayıs 2009, 23:36:08 »

Alıntı
rabbim şefaatlerine erebilmeyi nasip eylesin inşallah..
.
amin.bizde 3 ciltlik hatıralar kitabı var ama daha okumak için ona sıra gelmedi...
paylaşımın için teşekkürler canım.
Logged

âsım
âsım
Admin Yardımcısı
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 3480


Vusulsüzlüğümüz usulsüzlüğümüzdendir


« Yanıtla #4 : 15 Mayıs 2009, 10:20:03 »

Amin
bir de belgesel seti var 4 cd den oluşan
tavsiye ederim Gülümseme
Logged

körebe
Aktif Üye
**
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 290


αşк мєzнєвι


« Yanıtla #5 : 15 Mayıs 2009, 21:10:12 »


Alıntı
rabbim şefaatlerine erebilmeyi nasip eylesin inşallah..
.
amin.bizde 3 ciltlik hatıralar kitabı var ama daha okumak için ona sıra gelmedi...
paylaşımın için teşekkürler canım.

amin..
ben şuan 2. cildi okuyorum..sadece hayatı değil o kitap,rehber,yol gösterici..muhakkak okuyun..
1930 yıllardan başlayarak anlatmasından ötürü tarihî de ayrıca.. cumhuriyetin ilk yılları,ezanın türkçe okunduğu,kur'an-ı kerim öğretmenin yasak olduğu yıllar..
kitabı okuyunca anladımki böyle zatları yetiştiren aileler de öyle boş kimseler değil..
ayrıca yine anladım ki ömür boşa gidiyor..
Logged

Ne güzel derin bir âh ile yâd etmek SENİ..
Her dem düşünmek,her dem hayal etmek SENİ..
Ne güzel visalinle gülmek,firakınla ağlamak,
Yanmaktan usanmamak,yanarken susamak SENİ...

Efruz
Aktif Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 773



« Yanıtla #6 : 23 Nisan 2010, 12:25:46 »

EZANI NASIL DİNLEMELİYİZ?

“PîR-İ müezzinîn” olan Bilâl-i Habeşi (radıyAllahuanh) ezana başlayacağını haber verince Resûl-i Ekrem Efendimiz (sAllahualeyhivesellem), şayet sahâbe-i kiramla sohbet hâlindeyseler—meâlen—şöyle buyururlardı: “Namaz vakti geldi, öyle mi? Ezanı oku, namaz vaktini Müslümanlara ilân et; namazla bizi dinlendir, ey Bilâl!..»
Dikkat edilince hemen fark edilecektir ki, hadis-i şerifte ne hassas bir incelik vardır. Arapçadaki bu derin sırra nüfuz edebilenler: “Erihnâ bihâ” ile “Erihnâ minhâ" arasındaki derin belâgat farkını sezerler. Zira bu sırrı vücûda getiren sadece bir harfdir. Zira “Erihnâ minhâ” olsaydı, hadisin meâli “Bizi namaz borcundan kurtar” mânâsına gelirdi. “Erihnâ bihâ” olunca “Onunla (yani namazla) bizi rahata kavuşdur, ey Bilâl!” demek oluyor. Aradaki fark; yerle gök arası kadar uzak mesafe işgal eden bir belâgat inceliğidir. Arap edebiyatı mütehassısları, bu hadis-i şerîfde görüldüğü gibi Resül-i Ekrem Efendimizin fesahat ve belâgatına hayran kalmak şöyle dursun, İlâhî i’câzın karşısında secdelere kapanıyorlar... Hadis ilminde ihtisas yapmayanlar, bu mübarek ilmin ledünniyâtına âşinâ olamıyorlar. Bununla da beşer gücü ile, İlâhî kudretin arasındaki muazzam fark görülmüş oluyor...

Peygamber (Aleyhissalâtü Vesselâm) Efendimiz, Hz. Bilâl’e bu nurdan ifâdelerle hitab ettikden sonra, ezanın kelimelerini Bilâl (radıyAllahuanh) ile birlikte tekrar ediyorlardı. Şu farkla ki “Hayye alessalâh - Hayye alelfelâh” cümlelerinin yerine “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh” kelimesini söylüyorlardı. Muhterem sahâbîlerine de “Siz de benim yaptığım gibi yapın” buyurmuşlardı. O gün bugün, bütün Müslümanlara müezzinle beraber ezanı tekrarlamak, Resûl-i Ekrem (asm) Efendimizin tarifleri veçhile, sünnet olmuşdur.

Ne var ki son zamanlarda, memleketimizde bu sünnet-i seniyyeye lâyıkı veçhile uyulmadığı görülüyor. Meselâ, ezanı işiten kimselerden bir kısmı, ezana ya hiç hürmet göstermeden konuşmasına veya işine devam ediyor; bir kısmı da sadece “Aziz Allah!” demekle iktifa ediyor. Halbuki yukarıda gördüğümüz veçhile müezzinle birlikte tekrarlamak ve müezzin “hayye alessalâh”, “hayye alelfelâh” derken de “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh” demek; bizzat Nebiyy-i Zişân Efendimizin emirleridir. Kur’ân-ı Kerîm’de, Peygamber'in (sAllahualeyhivesellem) emrine karşı gelenlerin dünyada çeşitli fitnelere, âhiretde de şiddetli azaba dûçâr olacakları ihtar edilmişdir.

Bu sünnet-i seniyyenin camilerde, Cuma ve vakit namazlarından evvel cemaata nasihat eden vaiz efendilerimizin bazılarınca da, ezanı işitdikleri halde hiçbir telâş göstermeksizin konuşmalarına devam ederek ihmâl gösterdiklerini—maalesef—görmekteyiz.
Gönül ister ki, (her ne kadar Fıkıh kitaplarımızda böyle bir müsamaha bulunsa dahi) vaiz efendilerimiz, cemaata bu sünnetin ihyasını tâlim buyursalar ve ezandan sonra yapılması mesnûn olan “el-vesile” duasını da manâsıyla birlikde Müslümanlara ögretseler...
Tekbir ve tehlîl ile başlayan Ezân-ı Muhammedî’nin o mukaddes kelimeleri, bizzat Peygamber-i Zişân Efendimiz ve Sahâbe-i Kirâm’ı ile birlikde, bütün Müslüman dünyasında on beş asırdır, lâhûti bir marş olarak tekrar edilirken, memleketimizde bu mübarek sünnete riâyetde kusur etmek, cidden tamir isteyen millî ve dinî hatalarımızdandır.
Hadîs-i şeriflerde rivayet edildiğine göre Hz. Bilâl (radıyallhuanh) ezandaki -meâlen- “Allah’dan başka bir ma’bûd bulunmadığına ve Muhammed Mustafa’nın da, O’nun hak peygamberi olduğuna şehâdet ederim” mânâsını ihtiva eden «Eşhedü en lâilâhe illAllah - eşhedü enne Muhammeden Resûlullah» kelimelerini tekrarladıkça Resûl-i Ekrem Efendimiz «Ben de şehâdet ederim» buyururlarmış... Bu ne heybetli ve ne şümullü bir şehâdetdir!
Zira şehâdet kelimesi; -nûr içinde yatsın- büyük şâirimiz Mehmed Akif Bey’in “İstiklâl Marşı”nda ifâde ettiği gibi “dinin temeli”dir...

Dinler tarihinde her peygamberim kendine has bir ifâde tarzı vardır. Meselâ Yahudiler Cumartesi günleri Havralarda, Hıristiyanlar Pazar günleri kiliselerde toplu ibadetlerini yaparlar. Biz Müslümanlar ise, beş vakit namazımızı cemaat halinde mescid ve camilerde edâ etmek bahtiyarlığına nail olmuşuz. Cenâb-ı Hak tarafından ikram üzerine ikram olmak üzere, bütün yeryüzü, ümmet-i Muhammed’e “mescid” kılmışdır. Namazlarımızı vakti gelince temiz olan her yerde edâ edebilmekteyiz. Çünkü bütün yeryüzü Müslümanlar için bir ibadethanedir. İslâm’da ibâdetin ufku, mâbedlere sığmayacak kadar genişdir. Bu hikmete mebnidir ki; İslâm’ın Ezanı, cihan mabedini vecde getirecek derecede heybet dolu zaferlerin tevhid bestesidir. Bu nurdan beste, yüzyıllar boyu fetih ordularının zafer marşı olmuşdur. Ordular, fethettikleri ülkelere tekbir ve tehlil sadâlarıyla girerken, ülkelerden önce gönülleri fethediyorlardı.

İnsan, o fütuhatı anar vecde gelir de,
Gönlüyle yaşar, kaç asır evvelki devirde...

Rabbim! Ne mehâbetli o mazideki ünler;
Bir bayrağın üç kıt’aya hükmetdiği günler...

Her gün; yeni bir ülkeyi fetheyleyen ordu,
Gökkubbeyi tekbirle bütün dolduruyordu...

Geldikçe ezanlarla cihan ma’bedi vecde,
Mi’rac olur Allah’a ibâdetdeki secde...

(Ali Ulvi Kurucu, Gecelerin Gündüzü, Neşre Haz.: M. E. Düzdağ, Marifet Yay., s. 154)


03.02.2010 Yeni Asya Gazetesi
Logged

Dönüşü olmayan noktaya gelindiğinde, yani, ekranda “Game Over” yazdığında, “keşke toprak olsaydım.” der.

Heyhat, artık dönüş yalnız hesap meydanınadır.
M.Nureddin Coşan Hz.
Efruz
Aktif Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 773



« Yanıtla #7 : 23 Nisan 2010, 12:26:22 »

Ali Ulvi Kurucu'nun üç duası


Büyük insanların herbiri özel bir görevle gelir, yahut gönderilir bu dünyaya. Görevlerini tamamlar ve dönerler. Döndükleri zaman, arkalarında, geldikleri dünyadan daha farklı bir dünya bırakmışlardır. Onlardan herhangi birinin büyüklüğünü anlamak için, yokluklarını tasavvur etmek, yahut hayalen onlardan önceki zamana dönmek yeter:

Sinan’sız bir dünyada Süleymaniye, Mevlânâ’sız bir dünyada Mesnevî, Itrî’siz bir dünyada Bayram Tekbiri, Âkif’siz bir dünyada Safahat yoktu. Ve hiç şüphesiz, o eski dünyalardan herbiri, bugünkü dünyaya nisbetle daha yoksul bir dünya idi. O büyük insanların arkalarından baktığımız zaman, onların, bu dünyada eksik olan birşeyleri tamamlamak için yaratıldıklarını görebiliyoruz.
Onlar, bir yönüyle bu dünyaya aittirler ve ondan ayrı düşünülemeyecek bir parçadırlar; bir yönüyle de başka bir âlemin insanlarıdırlar.

Bu dünyaya aittirler; çünkü bu dünyanın yaratılışında var olan âhenk ve düzen, onların yaratılışıyla daha da mânâ kazanmıştır. Başka bir âlemin insanlarıdırlar; çünkü gelip geçici bir dünya, o kadar büyük varlıkların ağırlığını kaldıramaz; zaten küçük-büyük ayırt etmez bu dünya, kucağına düşeni çürütür, öğütür, bir avuç toprak halinde eşitleyiverir.

Kâinatın yüz milyar kadar kehkeşanından bir tanesinin yüz milyar güneşinden birisinin gezegenlerinden bir gezegenin üzerinde, Konya adlı bir beldenin mütevazi evlerinden birinde, dünyanın doğuşundan tahminen 4,5 milyar sene kadar sonra bir gün Ali Ulvi Kurucu adıyla anılacak bir insan hayata gözünü açtığı zaman, bu olay, anne ile babasından ve üç beş akrabâsından başka pek az kimse için bir anlam ifade ediyordu görünürde. Fakat mânâ âlemlerinin değer ölçüleri daha farklıdır. Orada kişilerin zaman ve mekânda işgal ettiği yer değil, kendisini gönderenin nazarında ifade ettiği anlam esas alınır. Ali Ulvi Kurucu için ise, bu anlamın pek az kula nasip olacak bir büyüklükte olduğu, ona verilmiş olan kabiliyetlerden ve gösterilmiş olan hedeften belliydi.

“İslâm çirkini güzel yapar, güzeli daha da güzelleştirir.”

Dilinden düşürmedi, halinden de eksik etmedi bu sözü. Bir münezzeh güzelliğin peşine düşürülmüştü, besbelli. İslâmı güzellikle anlayan ve güzellikle anlatan bir ortamda dünyaya geldi ve sonra da sanat denen güzelliğin birkaç dalıyla birden tanıştı; sözün, sesin, süsün ve yazının güzelliklerine daldı.
Bir başka zemin, başka zaman çerçevesinde
Eşsiz Güzelin vaslına ermek hevesinde.
Daldığı güzellikler içinde yalnız değildi Ali Ulvi Kurucu. Orada pek çok tanıdık sesler buldu. Ama bir tanesiyle, özellikle bir tanesiyle, arasında büyük bir âşinâlık vardı. Zamanın ve zeminin başka kesitlerinde, ayrı bedenlere bürünmüş tek bir ruh gibiydi o ve kendisi. Duyduklarını ve düşündüklerini onda buldu. Onu aşkına ve imanına tercüman gördü. Aynı güzelliğin peşine düşmüş iki insandılar. Sualler ve cevaplar gidip geldi ruhlar ve zamanlar arasında.

Âkif diye haykırsam ufuklarla beraber,
Âkif diye feryadıma ses vermede her yer.

Böylece, onu kendisine model seçti Ali Ulvi Kurucu. Âkif’in Rabbine yöneldi, Âkif’e verilen nasipten istedi. Bu onun birinci duasıydı.
Duası bir güzellikle kabul gördü Ali Ulvi Kurucu’nun. Bir zaman sonra, herkes onun, “Zamanın Âkif’i” olduğunda ittifak etti. Artık o Âkif’e tercümanlık yapıyor, ölümün susturduğu bir dile bedel o konuşuyordu. Fakat Âkif’in nasibinde çile de vardı; ondan da payını aldı. Bir yandan Âkif’in imanı ve Âkif’in beyanıyla yazarken, bir yandan da Âkif’in ıztırabını çekiyordu.

Tâ ezelden demek uşşâka mukadder bu çile,
Gece bülbül yine bin âh ile yalvardı güle.
Sevilen gonca açıldıkça seven yaş döküyor,
Söyle cânan, hani yol vardı gönülden gönüle.

Ali Ulvi Kurucu’nun ikinci duası da bir başka güzellikle kabul gördü. Yer ve Gökler Rabbinin dergâhında. Habibi, onu yanına aldı. Ve altmış yıl boyunca dizinin dibinden ayırmadı. Bülbül, artık gülünün yanı başında şakıyordu.

Bû-yi vaslındır muattar eyleyen sünbülleri,
Nur cemalinden eserdir bağ-ı aşkın gülleri,
Gül cemalindir Habibim mest eden bülbülleri,
“Ben Resul-i Kibriyânın bülbül-i nâlânıyım,”
“Mücrimim gerçi, cemal-i Mustafâ hayranıyım.”

Peygamber komşuluğunda yazdıkları, Peygamberden haberler taşıyordu okuyanlara. Zaman geçtikçe o mekânıyla bütünleşti. İnsanlar onu artık “Peygamber komşusu” olarak tanıyorlardı. Onu okuyup dinledikçe Peygamberin kokusunu aldılar; onunla Peygamberlerine selâmlar gönderdiler.

“Peygamber-i Zîşânın komşuluğu bize çok dostlar kazandırdı” diyordu. Bu “dostlar” tanımı içinde, âlemde Peygambere dost olan kim ve ne varsa dahil olduğunda şüphe yok: O mübarek avuçta tesbih eden taşlar, onun hasretiyle ağlayan kütükler de dahil! Ancak, güller ve bülbüller kadar, muzır haşerat da bu dünyanın tabiatında olan birşey; nice büyük insanlarla beraber, onların eteklerine saldırarak irtifa kazanmaya çalışan küçücük yaratıklar da yine bu toprakların üzerinde geziniyor ve sonunda hepsi birlikte toprağın altına giriyor. Bir ömür boyu Peygamber dostlarıyla muhabbet alıp veren Ali Ulvi Kurucu, ömrünün sonlarına doğru, Resulünün Ashabına ve Âkif’ine dil uzatabilmek için debelenen bedbahtları da gördü ne yazık ki. Fakat uğradığı bu talihsizlik, yeni bir eserin doğuşuna yol açtı. Bir anlattı Peygamberini, bir anlattı Âkif’ini, dinleyen ağladı, soran ağladı, izleyen ağladı, sunan ağladı. Böylece, giderken, “Peygamberin İzinde” bir eser daha bıraktı bu dünyada.
Ve son duası Ali Ulvi Kurucu’nun:

“Bir nesil... Böyle bir nesil... İşte böyle bir nesil!”
Ve son duasının sonucu:
“Siz benim kabul olan dualarımsınız.”
Âhir ömründe sayısız gençler onun elini öpme şerefine kavuştu. “Ben Allah’tan böyle bir nesil istemiştim,” diyordu elini öpenlere. “Bahçıvan yetiştirdiği fidanın meyvesini yerken nasıl bahtiyar olursa, şimdi ben de öyle bahtiyar oluyorum.”
•••
Onun duaları, Allah katında kabul gören dualardı; bunda şüpheye hiç mi hiç yer yok.
Bu dünyadan bir Ali Ulvi Kurucu geçti.
Ve her büyük insan gibi, arkasında eserlerini bıraktı.
En büyük eseri, onun kabul olmuş dualarıydı.
Eğer herhangi bir yerde, herhangi bir zamanda, genç bir insanın kalbine Peygamber sevgisi düştüğünü görür, işitir, yahut hissederseniz, bilin ki, Ali Ulvi Kurucu’nun duası oraya kadar ulaşmıştır.

Bugünlerde bu dualar o kadar çok kabul oluyor ki!

Ümit Şimşek
Zafer Dergisi
Logged

Dönüşü olmayan noktaya gelindiğinde, yani, ekranda “Game Over” yazdığında, “keşke toprak olsaydım.” der.

Heyhat, artık dönüş yalnız hesap meydanınadır.
M.Nureddin Coşan Hz.
körebe
Aktif Üye
**
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 290


αşк мєzнєвι


« Yanıtla #8 : 20 Haziran 2010, 00:20:19 »

Ali Ulvi KURUCU Hatıralar 1- 2 -3
yazan Ertuğrul DÜZDAĞ
Muhakkak muhakkak okumalısınız..Hatta bidaha bidaha okunması gereken bir kitap..
Üstadı tanımak bir nebze de olsa çookk faydalı oldu bana..
Logged

Ne güzel derin bir âh ile yâd etmek SENİ..
Her dem düşünmek,her dem hayal etmek SENİ..
Ne güzel visalinle gülmek,firakınla ağlamak,
Yanmaktan usanmamak,yanarken susamak SENİ...

Sayfa: [1]
Hayatname.com  |  Hayat Bilgisi  |  Genel Kültür  |  Biyografi  |  Ali Ulvi Kurucu « önceki sonraki »
    Gitmek istediğiniz yer: