Sultan Vahideddin'den Ertuğrul Osman Efendi'ye...
 

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
12 Şubat 2012, 11:00:36
78913 Mesaj 10712 Konu Gönderen: 1296 Üye
Son üye: selcen
Hayatname.com  |  Hayat Bilgisi  |  Genel Kültür  |  Araştırma Yazıları  |  Sultan Vahideddin'den Ertuğrul Osman Efendi'ye... 0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: [1]
Gönderen Konu: Sultan Vahideddin'den Ertuğrul Osman Efendi'ye...  (Okunma Sayısı 460 defa)
Ahmet Tarık
Aktif Üye
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 3604


Ya Rabbi, beni sevdiklerinin yolundan ayırma...


« : 10 Aralık 2009, 20:42:52 »


Sultan Vahideddin’den Ertuğrul Osman Efendi’ye…

Hanedan’ın sürgün yılları



Son Padişah Sultan Vahideddin, 17 Kasım 1922’de gönderildiği sürgünde borç içinde ölmesine rağmen İtalyan hükümetinin saray ve maaş teklifini geri çevirmişti. Diğer hanedan üyelerinden kimisi başka kralların maiyetlerinde görev yapacak, kimisi sabun satarak hayatını kazanacak, kimisi bir Ermeni şirketinde kâtipliğe katlanacak, kimisi de Paris’teki Amerikan mezarlığında bekçilik yapacaktı.



Osmanlı Hanedanı’nın önderi Şehzade Osman Ertuğrul Efendi’nin vefatından sonra yazılanlara bakınca bir kez daha fark ettik ki, aradan geçen bunca zamana rağmen, yakın tarihe ilişkin öfkeler dinmiş değil…

“Taraflar” ve “taraftarlar” oluşmuş, tarihin üzerinden büyük bir kavga başlatılmıştır. Tarih adeta siyasetin boks ringine çevrilmiştir.

Tabii tarih ilmi açısından bu tür kavgaların zerre kadar önemi yoktur. Tarih ilmi açısından önemli olan sadece doğru tespitlerin ışığında tarihî gerçeklerle buluşulmasıdır. Maalesef Türkiye’nin siyasî şartları buna hâlâ izin vermiyor. Tarih hâlâ spekülatif amaçlarla kullanılıyor.

Ve yakın tarihe hâlâ öfkeler hükmediyor! Böyle bir ortamda, sağlıklı analizler yapıp doğru sonuçlara ulaşmak neredeyse imkânsızlaşıyor. O kadar ki, birinci elden anlatımlara bile ulaşamıyorsunuz.

Halife Abdülmecid’in bizzat kaleme aldığı on iki ciltlik “Hatıralar” isimli kitabı ülkemizde yayınlanabilmiş olsaydı, eminim tarihimizin alaca karanlık kuşağında kalmış bir bölümü hakkında, bilmediğimiz pek çok şeyi öğrenme şansımız olabilirdi.

Aslında, tarihi “doğru” yapmak bakımından son derece talihli, ancak doğru “yazmak” ve doğru kaynaklardan öğrenmek açısından çok talihsiz bir milletiz!



İstiklal Savaşı’mızı öğrenmek

Mesela İstiklal Savaşı’mızı, savaşın dört önderinden (Mustafa Kemal, İsmet İnönü, Fevzi Çakmak, Kazım Karabekir) iki önderin (Mustafa Kemal ve İsmet İnönü) gözüyle gördük, onların anlatımlarından öğrendik, diğer ikisinin (Fevzi Çakmak ve Kazım Karabekir) gözünden de görme şansını bir türlü yakalayamadık.

Ne hikmetse Mareşal Fevzi Çakmak ölümüne kadar sustu, Kazım Karabekir Paşa ise anılarını kaleme aldı, ancak yıllar boyu kimse yayınlama cesareti gösteremedi. Yayınlanan bölümleri ise yasaklandı. Sonra sansürlenerek tekrar yayınlandı.

Kazım Karabekir Paşa’nın hatıraları, acaba hangi mecburiyetlerden dolayı son derece incitici, yorucu ve düşündürücü bir sansüre tabi tutulmuş olabilir?

Dediğim gibi; tarihi “doğru” yapmak bakımından son derece talihli, ancak doğru “yazmak” ve doğru kaynaklardan öğrenmek açısından çok talihsiz bir milletiz!

Hele de yakın tarih! Yakın tarih, tam bir mayın tarlasıdır! Öyle ki, yakın tarihin bazı şahitleri sürekli konuşup yazarken, bazıları sus pus durumdadır!

Sus pus olanlara, Atatürk’ün resmî eşi Latife Hanım da dâhildir.

Tıpkı Kazım Karabekir Paşa gibi, o da Atatürk’le ve Atatürk’ün arkadaşlarıyla yaşadıklarını, “Belki bir gün yayınlanır” umuduyla, günü gününe kaydetmişti. Ne var ki, önce yirmi beş yıl, yirmi beş yıl dolunca da sonsuza kadar yayınlanması yasaklandı. Latife Hanım’ın anılarını çelik kasalara koyup kilit üstüne kilit vurdular! Milletin “öğrenme hakkı” gasp edildi.

“Saltanat” ve “Hilafet” meselesi de “yasak”larla iç içe bir konudur. Tarihçi, bu konuda da alaca karanlık kuşağında el yordamıyla yürümek zorunda kalıyor.



Sultan Vahideddin aleyhtarlığı

İstiklal Savaşı zaferle sonuçlandıktan sonra, Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti, 1 Kasım 1922’de Hilafet’le Saltanat’ın ayrıldığını ve Saltanat’ın kaldırıldığını bir kanunla kabul ve ilan etti.

Vahideddin Han’ın adı hutbelerden kaldırıldı. İstanbul ve Anadolu basınında aleyhinde yazılar çıkmaya başladı.

Bu arada Osmanlı nazırlarından ve meşhur gazetecilerden Ali Kemal Bey, bazı kimseler tarafından İzmit’e kaçırılarak linç edildi.

Bu olay, Sultan Vahideddin’in Ankara’daki havayı sezmesine yardımcı oldu. Ankara Saltanat’ın devamını arzulamıyordu. Esasen dünyanın gidişatı da bu yöndeydi…

Bu durumda Sultan Vahideddin, hem yeni kurulacak olan Cumhuriyet’e zorluk çıkartmamak, hem de öç alma sendromuna düşenlerden “halife” sıfatını korumak için, 17 Kasım 1922’de, “Malaya” isimli bir İngiliz savaş gemisiyle İstanbul’u terk etti.

Zaten 5 Kasım 1922’de Ankara’da 101 pare top atılarak Saltanat kaldırılmış, o andan itibaren Sultan Vahideddin’in padişahlığı sona ermişti…

Bu durumda yurt dışına kaçan “Sultan Vahideddin” değil, “Vatandaş Vahdettin”di!

İlk durağı Malta oldu. Oradan Melik Hüseyin’in daveti üzerine Mekke’ye gitti. Hicaz ve Mısır’a uğradıktan sonra, İtalya’nın San Remo kentine yerleşti. Kiraladığı bir villada, yakın maiyetiyle yaşamaya başladı.



İtalya Kralı Emanuel’in teklifi

O sırada İtalya Kralı Emanuel, Padişah’a bir yaveri aracılığıyla şu teklifi yaptı:

“Ülkenin muhtelif yerlerinde saraylarımız var. Zat-ı Âlilerinin ikameti için, nerede oturmak istiyorlarsa, orada derhal bir saray verilecektir. Ayrıca, yüksek müsaadeleriyle, Zat-ı Şahane’nin emrine her ay takdir buyuracakları miktarda bir meblağ tahsis edilmiştir.”

Sultan Vahideddin teşekkür ederek bu teklifleri reddetti. Oysa yurt dışına çıkarken, emrinde hazineler olduğu halde, şahsî parasının ve hanedan armasının dışında tek kuruş almamış, (bu konuda muhalifleri iftira atmaya bile cesaret edemediler) okumak üzere hazine dairesinden aldığı kıymetli bir kitabı dahi makbuz mukabili iade ettikten sonra yurt dışına çıkmıştı.

Millet malına bu kadar hassastı. Bu hassasiyeti yüzünden kısa süre içinde parasız kalacak, hanedan armasının üstündeki kıymetli taşları söküp sattırarak bir süre daha yaşayacak, böyle bir zaruret içinde yaşarken bile İtalya Kralı’nın teklifine benzer tüm teklifleri geri çevirecekti.

Hâlâ “Müslümanların Halifesi ve Osmanlı Padişahı” unvanlarını taşıdığı için, kimseden karşılıksız bir ikram kabul edemeyeceğine inanıyordu.

Bir gün, para işlerine bakan Fahri Bey, bu tavrını eleştirdi:

“Bu kadar ikramı reddediyorsunuz. Herhalde mutfağınızda kuru soğan dahi kalmadığını bilmiyorsunuz” dedi.

Bunun üzerine Sultan Vahideddin ağlamaklı oldu:

“Fahri Bey,” dedi, “maiyet-i saniyemde bulunmaya mecbur değilsiniz. Bu hayat size zor geliyorsa ayrılınız. Ben Müslümanların halifesi sıfatıyla bir gayr-i müslim hükümdarın ihsanını kabul edemem.”



Son Padişah borçlu öldü

16 Mayıs 1926 tarihinde San Remo’da vefat ettiğinde şehrin kasaplarına, bakkallarına ve sair mağazalarına önemli miktarda borçları vardı.

Alacaklılar, Padişah’ın öldüğünü duyunca koşup alacaklarını istediler. Aksi gibi hiç kimsede borçları ödeyecek kadar para yoktu. O zaman da cenazesini haczettiler.

Bu, sözün tam manasıyla bir hicran ve hüsran sayfasıdır. Hatası, sevabıyla Osmanlı Devleti’ni yönetmiş bir “Halife-i Rû-yi Zemin”in cenazesi, gurbet ellerde ortada kalmıştı.

Çocukları hıçkırarak ağlaşırken, ona ücretsiz hizmet eden adamları, derin acılarını içlerine atarak, para bulmak için sağa sola koşturuyorlardı.

İsteseler elbette İtalya hükümetinden gereken parayı alabilirlerdi, ama gayr-i müslimlerden sağlığında almadığı yardımı, ölümünden sonra alarak ruhuna ihanet edeceklerini düşünüyorlardı.

Başka çare kalmayınca, arka kapıdan cenazeyi kaçırdılar.

Selahaddin Eyyûbî Türbesi’ne defnetmek üzere, vasiyeti gereği Şam’a götürdüler. (Daha sonra Suriye ve Mısır Müslümanlarından toplanan parayla Padişah’ın borçları kuruşuna kadar ödendi.) Ama adı geçen türbede yer kalmadığından, Yavuz Sultan Selim Camii haziresine defnedildi.

Öldüğü güne kadar, gelip giden herkese Türkiye’den haberler soruyor, Cumhuriyet’in kurucuları hakkında ileri geri konuşmaya yeltenenleri sert bir hükümdar bakışıyla susturup “Onlar bizim paşalarımızdır, gıyaplarında konuşulmasını arzu etmeyiz” diyor, “Saltanat ve sarayın yıkılması önemli değildir, önemli olan milletin kurtulmuş olmasıdır” şeklinde konuşup şükrediyordu.



Hanedanın hazin hikâyesi

Bir süre sonra da hanedanın kadınları sürülecekti.

Her biri dünyanın bir tarafına savrulacak, yaşamak için konumlarıyla kabil-i telif olmayan işlerde bile çalışacaklardı.

Kimisi başka kralların maiyetlerinde görev yapacak, kimisi sabun satarak hayatını kazanacak, kimisi bir Ermeni şirketinde kâtipliğe katlanacak, kimisi Paris’teki Amerikan mezarlığında bekçilik yapacaktı.

Buna rağmen ne Cumhuriyet’in, ne de kurucularının aleyhine tek kelime etmeyeceklerdi.

Oysa Cumhuriyet Türkiye’si onları sürmekle kalmamış, bir iftira kampanyası başlatmıştı.

Yabancı asilzadeleri “Arslan Yürekli Rişard”, “Güzel Filip”, “Korkusuz Jan” diye selamlayan Cumhuriyet, Osmanlı Padişahlarının bazılarına “hain”, bazılarına “kızıl”, bazılarına “deli”, bazılarına “sarhoş” diyecekti.

Sultan Vahideddin’in San Remo’ya yerleşmesinden yaklaşık iki sene sonra…

Miladi takvimler 3 Mart 1924’ü gösterirken, Simplon Ekspresi İsviçre’ye gitmek üzere Sirkeci Garı’ndan ağır ağır hareket ediyor…

Siren sesi alaca karanlığı yırtarak İstanbul’a yayılıyor…

Aynı anda Julio Sezari isimli yolcu gemisi Beyrut’a rota tutmak üzere Galata Rıhtımı’ndan ayrılıyor…

İyice koyulaşan karanlığa hüzünlü bir düdük sesi düşüyor…

Hıçkırıklar sessiz gözyaşlarıyla buluşuyor… Küçüklü-büyüklü Osmanlı şehzadeleri gözyaşlarını ipek mendillerine emdiriyor.

Bu gidişin dönüşü yoktur…

Sürgün hanedana dönüş yeri boş olan bir pasaportla iki bin lira verilmiş, “ebedi” kaydıyla yurt dışına gönderilmiştir.

20 milyon kilometrekarelik büyük bir coğrafya üzerinde şanı şerefiyle 600 küsur sene hükümran olan devleti yönetenlerin torunları, Büyük Millet Meclisi’nin 3 Mart 1924 günü kabul ettiği 431 Sayılı Kanun uyarınca ülkeden kovulmuştur.

Artık değil Türkiye'ye girmeleri, Türk topraklarından transit geçmeleri bile yasaktır.

Şehzadelerden sonra sürgün sırası hanım sultanlara gelmiştir. Onlar da 10 gün içinde ülkeyi terk etmek zorundadır.

“Kim kimin ülkesinden kimi kovuyor?” sorusunu ortaya atacak zaman değildir; sehpalar göz kırpıyor.

Nihayet padişahların kızları ve kız torunlarıyla onların çocukları olan “hanımsultan”lar ve “beyzade”ler de sınır dışı ediliyorlar.

Mart'ın sonuna yaklaşıldığında Osmanlı hanedanının hiçbir mensubu artık Türkiye'de değildir. Hepsi sürgündür!

431 Sayılı Kanun gereğince sürgüne gidecek olan Osmanoğulları'nın sayısı 155 olarak belirlenmişti…

1924 Mart'ında Türkiye'de 36'sı erkek, 48'i kadın ve 60'ı çocuk olmak üzere 144 Osmanlı vardı. Bunlardan 140'ı 15 Mart akşamına kadar Türkiye'den ayrılmıştı.

Memleketi en son Sultan Beşinci Murad'ın kızı Fatma Sultan terk etti. Çünkü kızamıktan yatıyordu. Sürmek için üç gün beklendi. Üç gün sonra Fatma Sultan’ın da sürülmesiyle sürgün tamamlanmış oldu.

Artık Türk topraklarında hanedandan kimse kalmamıştı.

Sürgün, hanedanın kadın mensupları için 28, erkekleri için 50 yıl sürdü.

Kadınlara Adnan Menderes hükümeti tarafından 1952'nin 16 Mart'ında çıkartılan bir kanunla hakları iade edildi, Türkiye'ye dönüp yeniden Türk vatandaşı olmalarına izin verildi.

Erkekler ise bu haklara 1974'te çıkartılan bir af yasasıyla kavuşabildiler.

Padişah torunlarının bir kısmı Türkiye'ye döndü, bir kısmı ise “Suç işlemedik ki affedilelim” dediler yerleştikleri ülkelerde yaşamaya devam ettiler.

Çoğu 1974'ten sonra Türk vatandaşlığına geçti.



Sefalet içinde yaşayanlar ve ölenler

Sultan İkinci Abdülhamid'in torunu Şehzade Abdülkerim Efendi, İkinci Dünya Savaşı sırasında Çin'i istila eden Japonlar tarafından Doğu Türkistan tahtına oturtulmak isteniyordu. Fakat ömrü vefa etmedi…

Cesedi New York'ta bir otel odasında bulundu: Tabancayla vurulmuştu. İntihar mı ettiği yoksa bir cinayete mi kurban gittiği bile anlaşılamadı. New York polisi olayı çözme zahmetine bile katlanmamıştı.

Çok sıkıntı, çok acı çektiler. Sürgündüler, ama tam anlamıyla süründüler. Bazı şehzadeler Paris’te kapı kapı dolaşıp sabun sattı, kimisi Amerikan mezarlığında üç kuruşa bekçilik yaptı, kimisi Ermeni patronun fabrikasında boğaz tokluğuna çalıştı, kimisi boksörlükle hayatını kazanırken aldığı ters bir yumrukla ringde can verdi.

Uyuşturucuya kapılanlar oldu, mafyaya bulaşanlar oldu, skandallara sürüklenenler, kumara müptela olanlar, hapishaneye düşenler, aklını yitirenler oldu.



Şehzade Osman Ertuğrul

Hanedan’ın İstanbul’da dünyaya gelen en yaşlı üyesi Şehzade Osman Ertuğrul Efendi, 2004 yılında kesin dönüş yapmıştı.

Atalarının toprağında 23 Eylül 2009’da ölen Osman Ertuğrul Efendi’nin Sultanahmet Camii’nden kalkan cenazesinin çok kalabalık olması ve bu arada sade vatandaşların hanedan mensuplarına yakın ilgi, derin saygı göstermesi bazı yazarlar tarafından “Saltanat-Hilafet özlemi” olarak algılandı…

Hiç ilgisi yok. Bu sevginin kaynağı Osmanlı tarihini inşa eden ecdada duyulan sevgidir. Olsa olsa bir de sürgünün şekli… Çünkü sürülmekle kalmadılar, aynı zamanda açlığa da mahkûm edildiler.

Yetmedi, arkalarından sınırsız nefret kampanyaları açıldı: “Hain”, “kızıl”, “vampir”, “sergerde” gibi aşağılayıcı sıfatlar yakıştırıldı…

Belli ki milletimiz bundan mustaripti. Mustarip olmasaydı, eline geçen ilk fırsatta, üstelik nineleri-dedeleri gibi yaşamadıklarını bile bile böyle derin bir sevgi gösterir miydi?


Yavuz BAHADIROĞLU
Logged



 
 
Sayfa: [1]
Hayatname.com  |  Hayat Bilgisi  |  Genel Kültür  |  Araştırma Yazıları  |  Sultan Vahideddin'den Ertuğrul Osman Efendi'ye... « önceki sonraki »
    Gitmek istediğiniz yer: